Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


14 - Kötü huyların ondördüncüsü ucbdur. Ucb, yapdığı ibâdetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmekdir. Yapdığı ibâdetlerin, iyiliklerin kıymetini bilerek, bunların elden gitmesini düşünerek korkmak, üzülmek ucb olmaz. Yâhud, bunların Allahü teâlâdan gelen ni’metler olduğunu düşünerek, sevinmek de, ucb olmaz. Bunların Allahü teâlâdan gelen ni’metler olduğunu düşünmiyerek kendi yapdığını, kazandığını sanarak sevinmek, kendini beğenmek, ucb olur. Ucbun zıddına (Minnet) denir. Minnet, ni’mete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuşmadığını, Allahü teâlânın lutfü ve ihsânı olduğunu düşünmekdir. Böyle düşünmek, ucb tehlükesi olduğu zemân farz olur. Diğer zemânlarda ise müstehabdır. İnsanı ucba sürükliyen sebeblerin başında cehâlet ve gaflet gelmekdedir. Bu ucbdan kurtulmak için, her şeyin Allahü teâlânın dilemesi ile ve yaratması ile meydâna geldiğini ve akl, ilm, ibâdet etmek, mâl ve mevkı’ gibi kıymetli ni’metlerin, Allahü teâlânın lutfü ve ihsânı olduklarını düşünmek lâzımdır. (Ni’met), insana fâideli olan, tatlı gelen şey demekdir. Bütün ni’metleri gönderen Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı ve gönderici yokdur. Eshâb-ı kirâmdan ba’zıları “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Huneyn gazâsında, askerin çokluğunu görerek, artık biz hiç mağlûb olmayız dedi. Bu sözler Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek kulağına gelince, üzüldü. Bunun için, harbin başlangıcında nusret-i ilâhî yetişmeyip, mağlûbiyyet başladı. Sonra, Cenâb-ı Hak merhamet ederek, zafer nasîb eyledi. Dâvüd aleyhisselâm, düâ ederken, (Yâ Rabbî! Evlâdlarımdan birkaçının nemâz kılmadığı hiçbir gece yokdur ve oruc tutmadığı hiçbir gün geçmemişdir) demişdi. Buna karşılık Allahü teâlâ, (Ben dilemeseydim, kuvvet ve imkân vermeseydim, bunların hiçbiri yapılamazdı) buyurdu. Dâvüd aleyhisselâmın bu sözü gayret-i ilâhiyyeye dokundu, târîh kitâblarında yazılı olan sıkıntıların başına gelmesine sebeb oldu. Kibre sebeb olan şeyleri yukarda bildirmişdik. Bunlar ucba da sebeb olurlar. Allahü teâlânın ni’metlerine şükr etmek de, büyük bir ni’metdir.

Ucbun zararları, âfetleri çokdur: Kibre sebeb olur. Günâhları unutmağa sebeb olur. Günâh kalbi karartır. Günâhlarını düşünen kimse, ibâdetlerini büyük görmez. İbâdet yapmanın da, Allahü teâlânın lutfu, ihsânı olduğunu düşünür. Ucb sâhibi, Allahü teâlânın mekrini ve azâbını da unutur. Başkalarından istifâde etmekden mahrûm kalır. Kimse ile meşveret etmez, danışmaz.

Hadîs-i şerîfde, (Üç şey, insanı felâkete sürükler: Buhl, hevâ ve ucb). Buhl sâhibi, ya’nî hasîs kimse, Allaha karşı ve kullara karşı olan hakları ve vazîfeleri ödemekden mahrûm olur. Hevâsına, ya’nî nefsinin arzûlarına uyan ve ucb sâhibi olan, ya’nî nefsini beğenen kimse, muhakkak helâka, felâkete düçâr olur. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki, (Bütün kötülüklerin başı, kaynağı üçdür: Hased, riyâ, ucb. Kalbini bunlardan temizlemeğe çalış!) Ucb sâhibi, hep ben, ben der. Toplantılarda baş tarafda bulunmak ister. Her dürlü sözünün kabûl olunmasını ister.

Hadîs-i şerîfde, (Günâh işlemezseniz, dahâ büyük günâha yakalanmanızdan korkarım. O da, ucbdur) buyuruldu. Günâh işliyenin boynu bükük olur. Tevbe edebilir. Ucb sâhibi, ilmi ile, ameli ile mağrûr olur. Egoist olur. Tevbe etmesi güç olur. Günâh işliyenlerin iniltileri, Allahü teâlâya, tesbîh çekenlerin övünmesinden iyi gelir. Ucbun en kötüsü, hatâlarını, nefsinin hevâsını beğenmekdir. Hep nefsine uyar. Nasîhat kabûl etmez. Başkalarını câhil sanır. Hâlbuki, kendisi çok câhildir. Bid’at sâhibleri, mezhebsizler böyledirler. Bozuk, sapık i’tikâdlarını ve amellerini, doğru ve iyi bilip, bunlara sarılmışlardır. Böyle ucbun ilâcı çok güçdür. Mâide sûresinin, (Kendinize bakınız. Kendiniz doğru yolda oldukca, başkalarının sapıtması size zarar vermez!) meâlindeki yüzsekizinci âyet-i kerîmesinin ma’nâsını Resûlullahdan sordular. Cevâbında, (İslâmiyyetin emrlerini bildiriniz ve yasak etdiklerini anlatınız! Bir kimse ucb eder, sizi dinlemezse, kendi hâlinizi islâh ediniz) buyurdu. Ucb hastalarının ilâcını hâzırlıyan âlimler, Ehl-i sünnet âlimleridir. Fekat bu hastalar hastalıklarını bilmedikleri, kendilerini sıhhatli sandıkları için, bu tabîblerin nasîhatlerini, ilmlerini kabûl etmezler, felâketde kalırlar. Hâlbuki bu âlimler, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” aldıkları ilâcları, hiç değişdirmeden, bozmadan sunmakdadırlar. Câhiller, ahmaklar, bu ilâcları, onların yapdıklarını sanır. Hak yolda bulunduklarını zan ederek, kendilerini beğenirler.

HASED

15 - Kötü huyların onbeşincisi haseddir. Hased, kıskanmak, çekememekdir. Allahü teâlânın ihsân etdiği ni’metin ondan çıkmasını istemekdir. Fâideli olmıyan, zararlı olan birşeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, (Gayret) olur. İlmini, mâl, mevkı’ ele geçirmek, günâh işlemek için kullanan din adamından ilmin gitmesini istemek gayret olur. Mâlını harâmda, zulmde, islâmiyyeti yıkmakda, bid’atları ve günâhları yaymakda kullananın mâlının yok olmasını istemek de, hased olmaz, din gayreti olur. Bir kimsenin kalbinde hased bulunur, kendisi buna üzülür, bunu istemezse, bu günâh olmaz. Kalbde bulunan hâtıra, düşünce, günâh sayılmaz. Hâtıranın kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Kalbinde hased bulunmasından üzülmezse veyâ arzûsu ile hased ederse, günâh olur, harâm olur. Bu hasedini sözleri ile, hareketleri ile belli ederse, günâhı dahâ çok olur. Hadîs-i şerîfde, (İnsan, üç şeyden kurtulamaz: Sû-i zan, tayere, hased. Sû-i zan edince, buna uygun hareketde bulunmayınız. Uğursuz zan etdiğiniz şeyi, Allaha tevekkül ederek yapınız. Hased etdiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz!) buyuruldu. Tayere, uğursuzluğa inanmakdır. Sû-i zan, bir kimseyi kötü zan etmekdir. Bu hadîs-i şerîfden anlaşılıyor ki, kalbde hased hâsıl olması, harâm değildir. Bundan râzı olmak, devâmını istemek, harâm olur. (Hadîka)da diyor ki, (Kalbe gelen düşünce beş derecedir: Birincisi, kalbde durmaz, def’ edilir. Buna (Hâcis) denir. İkincisi kalbde bir zemân kalır. Buna (Hâtır) denir. Üçüncüsü, yapmak ile yapmamak arasında tereddüd olunur. Buna (Hadîs-ün-nefs) denir. Dördüncü derece, yapması tercîh edilir. Buna (Hemm) denir. Beşinci derecede bu tercîh kuvvetlenip, karâr verir. Buna (azm) ve (cezm) denir. İlk üç dereceyi melekler yazmaz. Hemm, hasene ise yazılır. Seyyie ise, terk edilirse, sevâb yazılır. Azm olursa, bir günâh yazılır). İşlemezse, bu da afv olur. Hadîs-i şerîfde, (Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe afv olur) buyuruldu. İnsanın kalbine, küfr veyâ bid’at i’tikâdı olan bir düşünce gelince, bundan üzülür ve hemen red ederse, bu kısa düşünce, küfr olmaz. Fekat, senelerce sonra kâfir olmağa karâr verirse, hattâ bunu bir şarta bağlarsa dahî, karâr verdiği anda kâfir olur. Senelerce sonra bir kâfir ile evlenmeğe niyyet eden kadın da böyledir.

[Harâmı işlemenin günâhı, işlemeğe karâr vermekden dahâ büyükdür. (Harâm), Allahü teâlânın yasak etdiği şey demekdir. Günâh, (ism) demekdir. Ya’nî, harâm işleyene karşılık verilecek cezâ demekdir. Günâh işlemek demek, cezâ ve azâb yapılmasına sebeb olacak bir şey yapmak, ya’nî harâm işlemek demekdir. (Sevâb), iyilik ve ibâdet yapana âhıretde verilecek iyi karşılık, mükâfât demekdir. Allahü teâlâ, dünyâda iyilik ve ibâdet yapanlara âhıretde sevâb vereceğini va’d etmişdir. İyilik ve ibâdet yapana âhıretde sevâb verilmesi, vâcib ve lâzım değildir. Allahü teâlâ, lutf ederek, merhamet ederek, bunlara âhıretde sevâb vereceğini va’d etmişdir. Allahü teâlâ, va’dinden dönmez, muhakkak yapar.]

Hadîs-i şerîfde, (İnsan, harâm işlemeği kalbinden geçirir, Allahdan korkarak yapmazsa, hiç günâh yazılmaz. Harâmı işleyince, bir günâh yazılır) buyuruldu.

Kâfir [Allaha düşman] olmağa ve bid’at sâhibi olmağa niyyet etmek harâmdır. O anda, öyle olur. Çünki, bu iki niyyetin kendileri kötüdür. Kendileri harâmdır. Harâm işlemek düşüncesi ise, harâma sebeb olduğu için kötüdür. Düşüncenin kendisi kötü değildir, bunu işlemek, yapmak kötüdür. Kötülüğü işlemeyince, harâmlığın ve günâhın kalkması, Allahü teâlânın merhametindendir ve Muhammed aleyhisselâm hurmetine, bu rahmet-i ilâhiyye onun ümmetine mahsûsdur.

İnsan bir kimsede bulunan ni’metin ondan gitmesini istemeyip, kendisinde de bulunmasını isterse, hased olmaz. Buna (Gıbta) imrenmek denir. Gıbta güzel bir huydur. İslâmiyyetin ahkâmına, ya’nî farzları yapmağa ve harâmlardan sakınmağa ri’âyet eden, gözeten sâlih kimseye gıbta edilmesi vâcibdir. Dünyâ ni’metleri için gıbta etmek tenzîhen mekrûh olur.

Hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, mü’min kuluna gayret eder. Mü’min de mü’mine gayret eder) buyuruldu. Allahü teâlâ, gayretinden dolayı, fuhşu harâm etmişdir. Allahü teâlâ, (Ey Âdem oğulları! Sizi kendim için yaratdım. Herşeyi de sizin için yaratdım. Senin için yaratdıklarım, seni, kendim için yaratılmış olduğundan men’ ve gâfil ve meşgûl etmesin) buyurmuşdur. Başka bir hadîs-i kudsîde, (Seni kendim için yaratdım. Başka şeylerle oyalanma! Rızkına kefîlim, kendini üzme!) buyurmuşdur. Yûsüf aleyhisselâmın, (Sultânın yanında benim ismimi söyle!) demesi gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, senelerce zindanda kalmasına sebeb oldu. İbrâhîm aleyhisselâmın, oğlu İsmâ’îlin dünyâya gelmesine sevinmesi, gayret-i ilâhiyyeye dokunarak, bunu kurbân etmesi emr olundu. Allahü teâlânın çok sevdiklerine, ba’zı Evliyâya böyle gayret etmesi çok vâkı’ olmuşdur. (Gayret), bir kimsede olan hakkına, onun başkasını ortak etmesini istememekdir. Allahü teâlânın gayret etmesi, kulunun kötü, çirkin şey yapmasına râzı olmamasıdır. Kulun vazîfesi, dilediğini yapmak değildir. Ona kulluk etmekdir. Onun emrlerine ve yasaklarına uymakdır. Her dilediğini yapmak, Allahü teâlâya mahsûsdur. Yalnız Onun hakkıdır. Kulun kendi dilediğini yapması, günâh işlemesi, Allahü teâlânın hakkına ortak olmak olur. Mü’minin, günâh işlemekde, kendisine gayret etmesi lâzımdır. Bu da, günâh işlerken heyecânlanması, kalbinin çarpıntısı, sıkılması ile olur. Mü’minin kalbi, Allahü teâlânın evidir ve güzel huyların yeridir. Kalbinde kötü, çirkin düşüncelere yer vermek, çirkinleri güzellere ortak etmek olur. Kalbin buna râzı olmaması, çırpınarak mâni’ olması, gayret olur. Ensârın reîsi olan Sa’d bin Ubâde “radıyallahü teâlâ anh”, Yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”! Zevcemi yabancı erkekle bir yatakda görsem, dört şâhid görmeden öldüremez miyim? dedikde, (Evet, öldüremezsin) buyurdu. Sa’d buna cevâben, dört şâhid lâzım ise de, buna tahammül edemem. Hemen öldürürüm, deyince, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Reîsinizin sözünü işitiniz! O çok gayûrdur. Ben ondan dahâ çok gayûrum. Allahü teâlâ, benden dahâ çok gayretlidir) buyurdu. Ya’nî böyle gayret olmaz. Ben ondan dahâ gayretli olduğum hâlde, islâmiyyetin dışına çıkmam. Allahü teâlâ, en çok gayretli olduğu hâlde, bu fuhşun cezâsını hemen vermez, demek istedi. Sa’dın haklı olan cezâyı vermekde acele etmesinin doğru olmadığına işâret buyurdu. Harâm işlerken gören her müslimânın ta’zîr cezâsı yapması lâzımdır. Görenlerin, işlendikden sonra yapmaları câiz değildir. Bu zemân, ancak hükûmetin ve hâkimin ta’zir etmesi lâzım olur. Zinâ yaparken görüp öldürenin, mahkemede dört şâhid göstermesi lâzımdır. Yalnız yemîn etmesi kabûl olunmaz. Dört şâhid getiremezse, kâtil, hâkim tarafından mahkûm edilir.

Kadının ortağına gayret göstermesi câiz değildir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, bir gece hazret-i Âişenin odasından çıkdı. Hazret-i Âişe “radıyallahü teâlâ anhâ”, zevcelerinden birinin yanına gitdiğini zan ederek gayret eyledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” gelince, üzüldüğünü anlayıp, (Gayret mi eyledin?) buyurdu. Benim gibi bir zevallı, senin gibi, varlıkların en şereflisi, mahlûkların en merhametlisi bir zât için gayret etmez mi, dedi. Buna cevâb olarak, (Şeytânının vesvesesine uymuşsun) buyurdu. Benim yanımda şeytân mı var? Yâ Resûlallah! deyince, (Evet var) buyurdu. Ey Allahın Resûlü! Senin yanında da var mı? deyince, (Evet benim yanımda da var. Fekat, Allahü teâlâ, beni onun vesveselerinden muhâfaza etmekdedir) buyurdu. Ya’nî, benim şeytânım müslimân olmuşdur. Bana hayrlı şeyleri hâtırlatır. Bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, kimseye ihsân etmediği iki ni’metini bana ihsân eyledi: Şeytânım kâfir idi. Onu müslimân yapdı. İslâmiyyeti yaymakda, bütün zevcelerimi bana yardımcı eyledi) buyuruldu. Âdem aleyhisselâmın şeytânı kâfir idi. Zevcesi hazret-i Havvâ, Cennetde şeytânın yemîn etmesine aldanarak, Âdem aleyhisselâmın hatâ etmesine sebeb oldu.

İnsanların Allahü teâlâya gayret etmeleri, harâm işlenmesini istememekle olur.

Hasedin zıddı (Nasîhat) etmekdir. Allahü teâlânın bir kimseye verdiği ni’metin onda kalarak, dînine ve dünyâsına fâideli olmasını istemek demekdir. Nasîhat etmek, bütün müslimânlara vâcibdir. Hadîs-i şerîfde, (Hayra sebeb olana, bunu yapanın ecri kadar sevâb verilir) ve (Kendi için istediğini din kardeşi için de istemiyen kimse, îmân etmiş olmaz) ve (Dînin temeli nasîhatdir) buyuruldu. Nasîhat vermek demek, Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu, bütün kemâl ve cemâl sıfatlarının Onda bulunduğunu, Ona lâyık olmıyan sıfatların, aybların, kusûrların Onda bulunmadığını, hâlis niyyet ile Ona ibâdet etmek lâzım olduğunu, gücü yetdiği kadar Onun rızâsını almağa çalışılmasını, Ona isyân edilmemesini, Onun dostlarına muhabbet, düşmanlarına muhâlefet edilmesini, Ona itâ’at edenleri sevmeği ve isyân edenleri sevmemeği, ni’metlerini saymayı ve bunlara şükr etmeği, bütün mahlûklarına şefkat ve merhamet etmeği, Onda bulunmıyan sıfatları Ona söylememeyi bildirmek, Allahü teâlâ için nasîhat etmek olur. Şükr etmek, Allahü teâlânın gönderdiği ni’metleri islâmiyyete uygun kullanmak demekdir. Kur’ân-ı kerîmde bildirilenlere inanmağı, emr edilenleri yapmağı, kendi aklı ile, görüşü ile uydurma tercemeler yapmamağı, Onu çok ve doğru olarak okumağı, Ona abdestsiz el sürmek câiz olmadığını, insanlara bildirmek, Kur’ân-ı kerîm için nasîhat etmek olur. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerinin hepsine inanmak lâzım olduğunu, Ona ve ismine hurmet etmeği, Onun sünnetlerini yapmağı ve yaymağı, Onun güzel ahlâkı ile huylanmağı, Âlini ve Eshâbını ve ümmetini sevmeği bildirmek, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” için nasîhat etmek olur. Ona saygı gösteren, Onun dînini muhafâza eden, Onun dînine uymakda, ibâdet yapmakda kendilerine hürriyyet veren hükûmetlere yardım etmek, onlara doğruyu bildirmek, müslimânların hakkını gözetmelerini bildirmek, onlara isyân etmemek, kanûnlarına karşı gelmemek, onların islâmiyyete ve insanlara hizmet etmeleri için düâ etmek, arkalarında nemâz kılmak, kâfirlerle cihâdlarında mâl ile, cân ile ve düâ ile yardımlarına koşmak, zekât ve vergileri ödemek, silâh ile kimseye saldırmamak, zulm ve haksızlık yapdıklarında da isyân etmeyip, tatlılıkla onları doğru yola, adâlete getirmek, onlara yaltakçılık yapmamak, doğru yoldan ayrılmalarına sebeb olmamak, hükûmet adamlarına karşı gelmemek lâzım olduğunu herkese bildirmek ve Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” fıkh kitâblarına, ilmihâl kitâblarına ve ahlâk kitâblarına uymak lâzım olduğunu bildirmek, devlet için nasîhat yapmak olur. İnsanlara dünyâda ve âhıretde fâideli olan şeyleri yapmak ve zarârlı olan şeyleri yapmamak lâzım olduğunu ve kimseye eziyyet etmemeği, kalb kırmamağı, bilmediklerini öğretmeği, kusûrlarını örtmeği, farzları emr etmeği, harâmlardan nehy etmeği, bunların hepsini tatlılıkla, acıyarak bildirmeği, küçüklere merhamet, büyüklere hurmet edilmesini, kendilerine yapılmasını istediklerini başkalarına da yapmalarını, kendilerine yapılmasını istemediklerini başkalarına da yapmamalarını, onlara bedenleri ile, mâlları ile, yardım edilmesini bildirmek de, bütün insanlar için nasîhat etmek olur.

Hadîs-i şerîfde, (Müslimânlara yardım etmiyen, onların iyilikleri ve râhatları için çalışmıyan, onlardan değildir. Gece ve gündüz, Allah için ve Kur’ân-ı kerîm için ve Resûlullah için ve devlet reîsi için ve bütün müslimânlar için nasîhat etmiyen kimse de, bunlardan değildir) buyuruldu.

Hased, ibâdetlerin sevâbını giderir. Hadîs-i şerîfde, (Hased etmekden sakınınız. Biliniz ki, ateş odunu yok etdiği gibi, hased de hasenâtı yok eder!) buyuruldu. Hased eden, onu gîbet eder, çekişdirir. Onun mâlına, canına saldırır. Kıyâmet günü, bu zulmlerinin karşılığı olarak, hasenâtı alınarak ona verilir. Hased edilendeki ni’metleri görünce, dünyâsı azâb içinde geçer. Uykuları kaçar. Hayr, hasenât işliyenlere, on kat sevâb verilir. Hased bunların dokuzunu yok eder, birisi kalır. Küfrden [Allaha düşman olmakdan] başka hiçbir günâh, hasenâtın sevâblarının hepsini yok etmez. Günâh olduğuna inanmıyarak veyâ islâmiyyete ehemmiyyet vermiyerek harâm işlemek ve küfre, irtidâda sebeb olan işleri yapmak, sevâbların hepsini yok eder. Çünki, böyle yapanlar mürted olurlar. Hadîs-i şerîfde, (Geçmiş ümmetlerden iki kötülük sizlere bulaşdı: Hased ve kazımak. Bu sözümle onların başlarını kazıdıklarını anlatmak istemiyorum. Dinlerinin kökünü kazıyıp yok etdiklerini söyliyorum. Yemîn ederim ki, îmânı olmıyan Cennete girmiyecekdir. Birbiriniz ile sevişmedikçe, îmâna kavuşamazsınız. Sevişmek için, çok selâmlaşınız!) buyuruldu.

[Selâmlaşmanın çok mühim olduğunu bu hadîs-i şerîf açıkca gösteriyor. Selâmlaşmayı emr ediyor. İki müslimân karşılaşınca, birisinin (Selâmün aleyküm) demesi sünnetdir. Diğerinin cevâb olarak, (ve aleyküm selâm) demesi farzdır. Kâfirlere mahsûs kelimelerle selâmlaşmak ve el, beden hareketleri ile selâmlaşmak câiz değildir. Karşılaşan iki müslimân, birbirinden uzak olarak yürüyorlarsa, sesini işitemiyeceğini anladığı zemân, söylemekle birlikde, sağ eli kaşının kenârına kaldırmanın da câiz olduğu bildirilmişdir. Kâfirlere karşı başka kelimelerle selâmlaşarak, fitne çıkmasına mâni’ olmalıdır. Fitneyi uyandırmak harâmdır. Bu harâma mâni’ olmak çok sevâbdır.]

(Müslimânlar hayrlı olur. Hased edince hayr kalmaz) buyuruldu. Diğer bir hadîs-i şerîfde, (Hased, nemîme ve kehânet sâhibleri benden değildir) buyuruldu. Nemîme, fitne çıkarmak için, ara açmak için, insanlar arasında söz taşımakdır. Kehânet, bilmediğini söyliyerek bundan hükm, ma’nâ çıkarmakdır. [Bilinmiyen şeyleri haber veren, falcılara (Kâhin) denir. Kâhine inanmamalıdır.] Bu hadîs-i şerîfden, hased edenin şefâ’atden mahrûm kalacağı anlaşılmakdadır. Ya’nî şefâ’at istemeğe hakkı olmayacakdır.

Hadîs-i şerîfde, (Altı kimse, altı şeyden hesâba çekilip, mahşer yerinde azâb gördükden sonra, Cehenneme gireceklerdir: Devlet reîsleri zulmden, arablar kavmiyyet gayretinden, köy muhtarları kibrden, tüccâr hıyânetden, köylüler cehâletden, âlimler hasedden) buyuruldu. Ticâret ile meşgûl olanın, yalan söylemek, fâiz, hîle ve fâsid bey’ ile başkasının mâlını aşırmak ne demek olduklarını ve bu harâmlardan kurtulmanın çârelerini öğrenmesi lâzımdır. Köylülerin, ya’nî her müslimânın, Ehl-i sünnet i’tikâdını ve ilm-i hâlini bilmesi lâzımdır. Bu hadîs-i şerîf, hasedin din adamlarında dahâ çok bulunduğunu haber vermekdedir. (Tefsîr-i kebîr)de diyor ki, (Hased on kısmdır. Bunların dokuzu din adamlarında bulunur. Dünyâ sıkıntıları on çeşiddir. Bunların dokuzu sâlihlerde bulunur. Zillet on kısmdır. Dokuzu yehûdîlerdedir. Tevâdu’ on kısmdır. Dokuzu nasârâdadır. Şehvet on kısmdır. Dokuzu kadınlarda, biri erkeklerdedir. İlm on kısmdır. Biri Irâkdadır. Îmân on kısmdır. Dokuzu Yemendedir. Akl on kısmdır. Dokuzu erkeklerdedir. Yer yüzünün bereketi on kısmdır. Dokuzu Şâmdadır). Fahreddîn-i Râzî hazretleri, bu tefsîrinde kendi zemânında olanları bildirmişdir. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” dünyâya teşrîf etmeden evvel, yehûdîler harb edecekleri zemân, (Yâ Rabbî! Göndereceğini va’d etdiğin ve en çok sevdiğini bildirdiğin, o şerefli Peygamber hurmetine) diyerek düâ ederlerdi. Düâları kabûl olup, Allahü teâlâ kendilerine yardım ederdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanları müslimân olmağa da’vet edince, kendisinin va’d edilen Peygamber olduğunu anladılar. Fekat hased ederek, kıskanarak inkâr etdiler. Hasedleri kendilerinin ve gelecek olan nesllerinin ebedî olarak felâkete, azâblara sürüklenmelerine sebeb oldu.

Allahü teâlâ, şeytânın şerrinden korunmamızı emr etdiği gibi, hased edenin şerrinden de, sakınmamızı emr etdi.

Sonraki