Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


[Dâr-ül-harbde bulunan kâfirlerin mallarına, canlarına, ırzlarına, nâmûslarına saldırmak, orada da hırsızlık, çapulculuk yapmak, can yakmak, kâfirlerin de kanûnlarına karşı koymak, idârecilerine hakâret etmek, huzûrsuzluk, karışıklık çıkarmak, vergi kaçakçılığı yapmak, nakl vâsıtalarının ücretlerini ödememek ve islâmın şerefine ve güzel ahlâkına yakışmayan herhangi bir çirkin hareketde bulunmak câiz olmadığı, bu hadîs-i şerîfden ve yukarda yazılı açıklamasından da anlaşılmakdadır. Kâfir memleketlerindeki hıristiyan kanûnlarına karşı gelmemek, onları ülül-emr olarak tanımak demek değildir. Allahü teâlâya isyâna sebeb olacak emrlere karşı gelinmez. Ülül-emrin de, kâfirlerin de, böyle emrlerine karşı isyân edilmez. Hükûmete, kanûnlara karşı gelmek, nerde olursa olsun, fitne çıkmasına sebeb olur. Fitneye sebeb olmak harâmdır. Fıkh kitâblarında, ikrâh kısmında ve Muhammed Ma’sûm “rahmetullahi aleyh”in üçüncü cild, 55. ci mektûbunda, bunun açıklaması mevcûddur. Bir kimse, islâm memleketinde veyâ Dâr-ül-harbde, ya’nî kâfir memleketinde, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bu emrine uymıyarak, kâfirlere karşı da edebsizlik, taşkınlık yaparsa, onların idârelerine, karşı gelerek suç işlerse, günâh işlemiş olacağı gibi, islâmiyyeti ve müslimânları bütün dünyâya karşı barbar olarak tanıtmış olur. İslâmiyyete büyük hıyânet yapmış olur.

Cihâd, (Emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker) demekdir. Bu cihâd ikiye ayrılır: Birincisi, kâfirlere islâmiyyeti tanıtmak, onları küfr felâketinden kurtarmak demekdir. İkincisi, müslimânlara ilm-i hâllerini öğretmek, onların harâm işlemelerine mâni’ olmakdır. Bunların her ikisi de, üç dürlü yapılır. Birincisi, beden ile yapmakdır. Beden ile ya’nî her dürlü harb vâsıtaları ile cihâd yapmak, islâmiyyetden haberleri olmayarak, başkalarından görmekle veyâ zâlimlerin, sömürücülerin baskıları ve işkenceleri ve aldatmaları ile küfre sürüklenmiş olan zevallılara islâmiyyeti bildirmeğe engel olan diktatörlere, emperyalist güçlere karşı olur. En modern harb vâsıtaları ile dövüşerek, bu zâlim diktatörlerin, emperyalistlerin güçleri, kuvvetleri yok edilerek, bunların pençeleri, baskıları altında inleyen zevallı milletler esâretden, kölelikden kurtarılır. Bunlara islâmiyyet öğretilerek, seve seve müslimân olmaları teklîf olunur. Kabûl etmezlerse, müslimânlarla birlikde islâm dîninin âdil, hürriyyetci ve eşitlik emr eden emrleri altında, müslimânlarla aynı haklara mâlik olarak ve kendi dinlerinin îcâblarını ve ibâdetlerini serbestce yapmak sûretiyle yaşamalarına izn verilir. Bu silâhlı cihâdı, muhârebeyi yalnız devlet yapar. Ya’nî devletin ordusu, savunma kuvvetleri yapar. Devletin emri, bilgisi, izni olmadan hiçbir müslimânın kâfirlere saldırması, eşkıyâlık yapması câiz değildir. Devletin sulh yapdığı kâfirlerden birini öldüren müslimânı, islâm dîni en ağır cezâya çarpdırmakdadır. Görülüyor ki, islâm dîninde, cihâd demek, memleketleri yıkmak, insanları öldürmek demek değildir. İnsanlara islâmiyyeti tanıtarak, kendiliklerinden seve seve müslimân olmalarına çalışmak demekdir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve hakîkî müslimân olan islâm devletleri, meselâ Osmânlılar, hep böyle cihâd etdiler. Güçsüz, savunmasız insanlara saldırmadılar. Bu insanlara islâmiyyetin ulaşdırılmasına, tanıtılmasına mâni’ olan, islâm düşmanı, kâfir diktatörlerle, emperyalistlerle ve müslimân ismini taşıyan bid’at sâhibi bölücülerle harb ederek, bunların sömürücü, ezici güçlerini yok etdiler. Bu işkence güçlerinin altında inleyen insanları kurtararak hürriyyete kavuşdurdular. Onlara islâmiyyeti öğretip, kendiliklerinden seve seve hakîkî müslimân olmalarına, ebedî se’âdete kavuşmalarına sebeb oldular.

İslâm devletinin, islâm ordusunun, ikinci vazîfesi müslimânları ve islâm dînini yok etmek için, islâm memleketlerine saldıran kâfirlere ve sapık inançlı bölücülere karşı cihâd ederek, müslimânları ve islâm dînini korumakdır. Allahü teâlâ, Enfâl sûresinde, islâm devletinin, kâfir memleketlerinde yapılan harb silâhlarını araşdırıp, öğrenip, bunların hepsini, sulh zemânında yapmalarını emr ediyor. [Bunları yapmıyan bir hükûmet, islâmiyyete uymamış olur. Düşmanların hücûmlarına cevâb veremeyip, binlerce müslimânın şehîd olmasına ve islâmiyyetin za’îflemesine sebeb olur.

İslâm cihâdının ikinci şekli, her dürlü neşr vâsıtası ile islâmiyyeti insanlara yaymak, duyurmakdır. Bu cihâdı, islâm âlimleri yapar ve islâm devletinin yardımı ve kontrolü ile yapılır. Asrımızda islâm düşmanı olan kâfirler, misyonerler, masonlar, komünistler ve mezhebsizler, her dürlü neşr organları ile islâmiyyete saldırıyorlar. Yalanlarla, iftirâlarla insanları, hattâ câhil müslimânları aldatarak, islâm dînini yok etmeğe çalışıyorlar. Şimdi, hıristiyanların, onbir süâl uydurarak, bütün islâm memleketlerine götürdüklerini 1992 senesinde haber aldık. Bengladeşdeki islâm âlimleri, bunlara cevâb yazarak, papazları rezîl etmişlerdir. İstanbuldaki (Hakîkat Kitâbevi), bu cevâbları, (El-Ekâzîb-ül-cedîde-tül-hıristiyaniyye) ismi altında, (Essırât-ul-müstekîm) kitâbına ilâve ederek, bütün dünyâya göndermekdedir. (Kâdiyânî), ya’nî ahmedîler ve (Behâîler) ve (Mevdûdîciler) ve (Teblîg-ı cemâ’atcılar) ve (Selefîciler), (Mezhebsizler) ve (Vehhâbîler), Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden yanlış ve bozuk ma’nâlar çıkararak, islâmın doğru yolundan ayrılıyorlar. Bu sapıkların taşkınlık yapanları kâfir [Allaha düşman] oluyorlar. Bunların hepsi basın yolu ile, kitâblar, mecmû’alar, risâleler çıkararak ve radyolarla bozuk inanışlarını yayıyorlar. Bunu yapmak için milyonlar sarf ediyorlar. Bir yandan, (Ehl-i sünnet) veyâ (Sünnî) denilen hakîkî müslimânları aldatarak islâmiyyeti içerden yıkıyorlar. Diğer tarafdan da, islâmiyyeti bütün dünyâya yanlış olarak tanıtıyorlar. Müslimân olmak isteyen yabancılar, bu çeşidli propagandalar karşısında ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Yâ, müslimân olmakdan vazgeçiyorlar, yâhud yanlış, bozuk bir yola girerek, müslimân olduklarını sanıyorlar.

İslâmın iç ve dış düşmanlarının yıkıcı, aldatıcı propagandalarına karşı Ehl-i sünnet âlimlerinin, hakîkî müslimânlığı ya’nî Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yolunu, neşr vâsıtaları ile bütün dünyâya yaymaları, günümüzün en kıymetli cihâdıdır.

Cihâdın üçüncü kısmı, düâ ile yapılan cihâddır. Bütün müslimânların bu cihâdı yapmaları farz-ı ayndır. Bu cihâdı yapmamak, büyük günâh olur. Bu cihâdı yapmak, cihâdın birinci ve ikinci kısmlarını yapanlara düâ etmekle olur. Leşker-i gazâ, leşker-i düânın yardımına muhtâcdır. İhlâs ile yapılan düâ muhakkak kabûl olur.

Cihâdın yukarda yazılı üç kısmını da, Allahü teâlânın yardımına güvenerek ve dînine uyarak yapanlara, Allahü teâlâ muhakkak yardım eder. Cihâda hâzırlanmayıp, lâzım olan en yeni silâhları, kuvvetleri önceden te’mîn etmeyip, çalışmadan, birbirimizle sevişmeden, oturduğumuz yerde yapılan düâları Allahü teâlâ kabûl etmez. Düânın kabûl olması için, önce sebeblerine yapışmak lâzımdır. Tevekkül de böyledir. Cihâdda muvaffak olmak için, islâmiyyete uymak lâzım olduğunu bildirdik. İslâmiyyet, cihâda önceden hâzırlanmağı emr ediyor. Cihâdın birinci kısmını yapabilmek için, en modern harb vâsıtalarının her çeşidini önceden hâzırlamak ve bunların kullanılmasını öğrenmek ve kumandana, hükûmete tâbi’ olmak, bölücülük yapmamak lâzımdır. Kuvvet komutanlıklarının vakflarına her müslimânın elinden geldiği kadar çok para hediyye etmeleri lâzımdır. Cihâdın ikinci kısmını yapan Ehl-i sünnet âlimlerine ve bunları besleyen vakflara, kuruluşlara da yardım etmek, mal ile cihâd etmek olur. Beden ile ve mâl ile, para ile cihâd edenlere, Allahü teâlâ kıyâmetde Cenneti va’d ediyor. Alî Muhammed Belhî, h.1411 baskılı, fârisî (Müftiy-yi mücâhid) kitâbında cihâdı uzun anlatmakdadır.]

Hadîs-i şerîfde, (Ni’mete kavuşmuş olanlardan, tevâdu’ gösterenlere ve kendilerini kusûrlu bilenlere ve halâldan kazanıp, hayrlı yerde sarf edenlere ve fıkh bilgileri ile hikmeti ya’nî tesavvufu birleşdirenlere ve halâla harâma dikkat edenlere ve fakîrlere merhamet edenlere ve işlerini Allah rızâsı için yapanlara ve huyu güzel olanlara ve kimseye kötülük yapmayanlara ve ilmi ile amel edenlere ve mâlının fazlasını dağıtıp, lâfının fazlasını saklayanlara müjdeler olsun) buyuruldu.

Alay etmek için ve münâfıklık yaparak, riyâ yaparak, mâla, mevkı’e kavuşmak için yâhud korkduğu için yapılan tevâdu’ da, kötü huydur. Bu kötü huydan kurtulmak için, buna sebeb olan kötülüklerden kurtulmak lâzımdır. Böyle kötü sebeblerden kurtulan kimsenin tevâdu’u, güzel huy olur.

İLMİN VE ÂLİMLERİN KIYMETİ

Fârisî (RİYÂD-UN-NÂSIHÎN) 356.cı sahîfesinden başlıyarak diyor ki[1]:

(Mirsâd-ül-ibâd minel-mebde-i ilel-me’âd)[2] de yazılı hadîs-i şerîfde, (Âlimler arasında kıymet bulmak için ve câhiller ile mücâdele için ve heryerde meşhûr olmak için din bilgisi öğrenen ilm adamı, Cennetin kokusunu bile duymayacakdır) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîfden anlaşılıyor ki, mal toplamak ve bir mevkı’ elde etmek ve hayvânî arzûlarına kavuşmak için ilm öğrenen ve ilmi ile amel etmeyen kimse, islâm âlimi değildir. Diğer bir hadîs-i şerîfde, (Dünyâlık ele geçirmek için, ilm öğrenen, dünyâda mal ve mevkı’ elde eder. Âhıretdeki kazancı ancak Cehennem ateşi olur). Böyle ilmin fâidesi yokdur. Böyle ilmden kaçmak lâzımdır. Nitekim hadîs-i şerîfde, (Yâ Rabbî! Beni fâidesiz ilmden koru!) buyuruldu. Bir müslimânın öğrenmesi lâzım olan bilgilere (İslâm ilmleri) denir. İslâm ilmleri iki nev’dir. (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri). Dinde reformcular, din bilgilerine (Skolastik bilgiler), fen bilgilerine (Rasyonel bilgiler) diyorlar. Fâidesiz ilm iki dürlüdür: Birincisi, yukarıda bildirilen Cehennemlik olanların öğrendikleri din bilgileridir. İkincisi, din bilgileri ile birlikde olmıyan fen bilgileridir. [Eski Romalıların yehûdîlere yapdıkları arslanlar mezâlimi ve orta çağda hıristiyanların Filistinde müslimânlara yapdıkları korkunc saldırılar ve Hitlerin Avrupadaki ve Rus, Çin komünistlerinin Asyada milyonlarca insanın canlarına kıydıkları nükleer silâhları ve ingilizlerin, milletleri aldatarak, kardeşi kardeşe boğdurdukları saldırılar, hep bu fen bilgileri ile yapıldı.] Allâhü teâlâ, fen bilgilerinde ilerlemiş olan bu canavar insan düşmanlarını eşeklere benzetmekde, (Tevrâtı [ve İncîli] yüklenmiş eşek gibidirler) demekdedir. İslâm ahlâkından haberleri olmıyan bu zâlim fen adamları, Hak yolunda değildir. Hak teâlâ bunlardan râzı değildir. [(Künûz-üd-dekâık)daki hadîs-i şerîfde (En iyiniz, Kur’ânı öğrenen ve öğretendir) buyuruldu.] (Mişkât) kitâbında diyor ki, (Her müslimân erkeğin ve kadının, islâm bilgilerini öğrenmeleri farzdır) hadîs-i şerîfi, Allahü teâlânın rızâsına uygun ilmleri öğrenmeği emr etmekdedir. Uygun olmıyan kimselere ilm öğretmek, domuzlara altın ve inci tasma takmak gibidir. [Türkiye gazetesi 12 Hazîran 1995 târîhli takvîm yaprağında yazılı olan hadîs-i şerîfde, (Kıyâmete yakın hakîkî din bilgileri azalır. Câhil din adamları, kendi görüşleri ile fetvâ vererek, insanları doğru yoldan sapdırırlar) buyuruldu.] Bir hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir zemân gelir ki, insanlar din adamından, sokakda rastladıkları eşek ölüsünden kaçar gibi kaçarlar). Bu hâl, insanların hâllerinin bozuk, pis olacaklarını haber vermekdedir. Çünki, ilme Allahü teâlâ kıymet vermekdedir. Fekat dünyâya tapınan ahmaklar, çocuk iken ana-baba terbiyesi almamış, mektebe gitmemiş, büyük yaşında iken de, hakîkî din âliminin sohbetinde bulunmakla veyâ bunların kitâblarını okumakla şereflenememişlerdir. Dinlerinin noksan olması tehlükesinden korkmazlar ve hakîkî din âlimlerinin kitâblarından okuyup öğrenmezler. Bunların tek düşünceleri, para, mal toplamak ve mevkı’ elde etmekdir. Halâlden mi, harâmdan mı geldiğini hiç ayırd etmezler. Hakkı bâtıldan ayırmazlar. İlmin ve hakîkî din âlimlerinin kıymetini bilmezler. Hakîkî din adamlarının va’zları, kitâbları, bunların nazarında, hayvân pazarında güzel kokular satan attâr ve körlere ayna satan kimse gibidir. Ebû Leheb gibi kimseye (Tâhâ) sûresini okumak ve sokak serserisinin cebine inci, mercan doldurmak ve bir köre sürme hediyye etmek, akllı kimsenin yapacağı şey değildir. Allahü teâlâ, böyle boş kafalı kimseye (Bunlar hayvân gibidir, hattâ dahâ aşağıdırlar) buyurdu. Enes bin Mâlikin haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Âlime haksız olarak hakâret eden kimseyi, Allahü teâlâ, bütün insanlar arasında hakîr, rezîl eder. Âlime hurmet eden kimseyi, Allahü teâlâ, Peygamberler gibi azîz eder, şereflendirir) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, âlimin sesinden yüksek sesle konuşursa, Allahü teâlâ, onu dünyâda ve âhıretde hakîr eder. Eğer pişmân olur, tevbe ederse afv olur.) Görülüyor ki, hakîkî âlimlere hurmet etmek lâzımdır. Şi’r:

Bir damla sudan yaratıldın unutma!
Sakın kendini âlimlerle bir tutma!
Bak, ne buyurdu Mustafâ:
(Âlime yapılan hurmet, hurmet etmek olur bana!)

İyi bil ki, insanı dalâletden, kötü yoldan ilm ve âlimler kurtarır. Rehber olmadan doğru yola kavuşulamaz. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerini ve bunların yazdığı doğru din kitâblarını arayıp, bulmak lâzımdır. Yüce Peygamber Mûsâ aleyhisselâm, ilmin en yüksek derecesinde olduğu ve Allahü teâlâ ile konuşmak şerefine kavuşduğu ve Allahü teâlânın muhabbet şerbetinden içdiği hâlde, ilm edinmek için, Hızır aleyhisselâmın talebesi olan Yûşa’ aleyhisselâma geldiği, (Kehf) sûresinde bildirilmekdedir. Mûsâ aleyhisselâm mantık ilminin üstâdı iken, Hızır aleyhisselâmdan ilm öğrenmeğe geldi. Buhârî tefsîri, bunu uzun anlatmakdadır. O hâlde, ey kardeşim! Kıymetli ömrünü ilmden ve âlimden dahâ kıymetli olan birşey buldun da, ona mı sarf ediyorsun? Bilmiyormusun ki, dînimiz ilme kıymet vermeği ve âlimlere hurmet etmeği ve Allah yolunda olanlarla berâber bulunmağı emr etmekdedir. Bunun için, kıymetli ömrünü fâidesiz şeylerle geçirme! Hadîs-i şerîfde, (Doğru ilm sâhibi olan ve ilmi ile amel eden bir âlim ile Peygamberler arasında bir derece fark vardır. Bu bir derece, peygamberlik makâmıdır) buyuruldu. Bu se’âdete kavuşmak için, ilm öğrenmeğe çalışmak lâzımdır. Şi’r:

Ey ilm öğrenmekde olan mes’ûd kimse!
Ömrünün bir dakîkasını boş geçirme!
Bu nasîhatımın kıymetini bil!
Pişmân olur kıymet bilmiyen kimse!

Hikâye: İmâm-ı Ebû Yûsüf Kâdînın onbeş yaşında oğlu vardı. Oğlunu çok seviyordu. Ansızın vefât etdi. Talebesine (Defn işini size bırakdım. Ben üstâdımın dersine gidiyorum. Bugünki dersi kaçırmıyayım) dedi. İmâmı vefâtından sonra rü’yâda gördüler. Cennetde, büyük bir köşkün karşısında duruyordu. Köşkün yüksekliği Arşa varmışdı. Bu köşk kimindir denildikde, benimdir buyurdu. Buna nasıl kavuşdun denilince, (İlme ve ilm öğrenmeğe ve öğretmeğe olan muhabbetim ile) buyurdu. Ey kardeşim! Dünyâda ve âhıretde azîz olmak için, ilm öğren! Şi’r:

Hep neşeli olmak için,
her yerde hurmet bulmak için,
ilm sâhibi olmağa çalış,
ilm tâcını taşımağa alış!

Hikâye: Bu fakîrin hocasının çocuklarının en büyüğü takvâ sâhibi idi ve çok âlim idi.[1] Vefât ederken, babası yasdığı başında idi. Vefât edince, üstünü örtdü. Medreseye gelip, bir cüz hadîs dersi verdi. Sonra medreseden çıkıp defn işine başladı. Dağlardan, her yerden gelen bir ses, (Oğlumun eceli geldi. Vefât etdi. Bu iş, Allahü teâlânın rızâsı ile olduğu için, ben de râzı oldum. Başka bir çâre bilmiyorum. Allahü teâlânın kazâsı ve emri böyle oldu) diyordu. Hassân bin Atıyyenin “radıyallahü anh” rivâyet etdiği hadîs-i şerîfde, (Âlimin ölümüne üzülmiyen, münâfıkdır. İnsanlar için, bir âlimin ölümünden dahâ büyük musîbet yokdur. Bir âlim ölünce, gökler ve göklerde olanlar, yetmiş gün ağlar) buyuruldu. Hakîkî âlim vefât edince dinde bir yara açılır ki, kıyâmete kadar kapanmaz. Diğer bir hadîs-i şerîfde, (Bir insan, yâ âlimdir, yâhud ilm öğrenmekde olan talebedir. Yâhud bunları sevmekdedir. Bu üçünden başkaları ahırlarda uçan sinekler gibidir) buyuruldu. Bu dördüncü dereceden olmamağa çalışınız! Şi’r:

İnsanı Cehennemden kurtaran ilmdir.
Kimsenin senden alamıyacağı mal ilmdir.
İlmden başka birşey isteme ki,
dünyâda ve âhıretde maksada kavuşduran ilmdir!

Beldeci fetvâlarında diyor ki, İmâm-ı Sadr-üş-şehîd[1] diyor ki, (Hakîkî âlim ile alay edenin zevcesi boş olur). Bir âlime ahmak, câhil, domuz, eşek diyen ta’zîr olunur. Hakâret ederek söylerse, kâfir olur, zevcesi boş olur. İmâm-ı Muhammed buyuruyor ki, küfre sebeb olan her kelimeyi söylemek de böyledir. İlme ve âlimlere hakâret eden kâfir olur. Allahü teâlâ hepimize fâideli ilm nasîb eylesin. Fâidesi olmıyandan muhâfaza eylesin. Fâidesi olan ilm, Resûlullahdan gelen ilmdir. Bu ilmler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarında yazılıdır.

Sonraki