Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


TESVÎF

26 - Tesvîf, hayrlı iş yapmağı sonraya bırakmakdır. İbâdetleri ve hayrlı işleri yapmakda acele etmek, (Musâre’at) olur. Hadîs-i şerîfde, (Ölmeden evvel tevbe ediniz. Hayrlı işleri yapmağa mâni’ çıkmadan önce acele ediniz. Allahü teâlâyı çok hâtırlayınız. Zekât ve sadaka vermekde acele ediniz. Böylece Rabbinizin rızklarına ve yardımına kavuşunuz!) ve (Beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini biliniz: Ölmeden önce hayâtın kıymetini, hastalıkdan önce sıhhatin kıymetini, dünyâda âhıreti kazanmanın kıymetini, ihtiyârlamadan gençliğin kıymetini, fakîrlikden evvel zenginliğin kıymetini) buyuruldu. Zekâtını vermiyen ve mâlını âhıret yolunda sarf etmiyen kimse, fakîr olunca, çok pişmân olur. Hadîs-i şerîfde, (Tesvîf eden helâk olur) buyuruldu.

[İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi aleyh”, halâya girdikden bir müddet sonra, kapıyı vurarak hizmetcisini çağırır. Hizmetçi, tahâret suyunu veyâ bezini hâzırlamadığını sanıp, koşarak gelir. Kapı arasından gömleğini uzatarak, (Al, bunu, falanca fakîre hediyye olarak götür) deyince, efendim, bunu halâdan çıkınca emr etseydiniz olmaz mı idi? Kendinize niçin böyle sıkıntı verdiniz? der. Gömleğimi o fakîre hediyye etmek, halâda hâtırıma geldi. Dışarı çıkıncaya kadar tesvîf etseydim, şeytânın vesvese ederek, bu hayrlı işi yapmakdan beni vazgeçirmesinden korkdum, dedi.]

FÂSIKLARI SEVMEK

27 - Harâm işliyen kimseye (fâsık) [kötü kimse] denir. Fıskın en kötüsü, zulm yapmakdır. Çünki, açıkca yapılmakda ve kul hakkı da karışmakdadır. Âl-i İmrân sûresi, elliyedinci ve yüzkırkıncı âyetlerinde meâlen, (Allahü teâlâ, zâlimleri sevmez) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Zâlimin çok yaşamasına düâ etmek, Allahü teâlâya isyân olunmasını istemekdir) buyuruldu. Süfyân-ı Sevrîye “rahime-hullahü teâlâ”, (Çölde bir zâlim susuzlukdan helâk oluyor. Ona su verelim mi?) denildikde, hayır vermeyin, buyurdu. Zâlim, oturduğu evi gasb yolu ile almış ise, o eve girmek harâm olur. Fâsık kimseye tevâdu’ edenin dîninin üçde ikisi gider. Zâlime tevâdu’ edenin hâlinin nasıl olacağını buradan anlamalıdır. Zâlimin elini öpmek, karşısında eğilmek, günâhdır. Âdilin ise, câiz olur. Ebû Ubeyde bin Cerrah, Hazret-i Ömerin elini öpmüşdür “radıyallahü anhümâ”. Kazancının çoğu harâmdan olan kimsenin evine gidip oturmak, câiz değildir. Onu, söz ile veyâ bir hareket ile medh etmek, harâmdır. Ancak, kendini veyâ başkasını, onun zulmünden kurtarmak için, yanına gitmek câiz olur. Yanında iken, yalan söylememek ve kendisini medh ve senâ etmemek lâzımdır. Kabûl etmesi zan olunursa, nasîhat verilir. Zâlim, sana gelirse kalkmak, ayakda karşılamak câiz olur. Dînin izzetini ve zulmün kötülüğünü bildirmek için kalkmamak iyi olur. Mümkin ise, nasîhat yapılır. Zâlimden her zemân uzak kalmak dahâ iyidir. Hadîs-i şerîfde, (Münâfık ile konuşurken, efendim, demeyiniz!) buyuruldu. Zâlime, kâfire hurmet etmek, saygı ile selâm vermek, üstâdım demek, küfr olur.

Allahü teâlâya isyân edene (Fâsık) [kötü kimse] denir. Başkalarının isyan etmesine, fıskın yayılmasına sebeb olana (Fâcir) denir. Harâm işlediği bilinen fâsık sevilmez. Bid’ati, ya’nî bozuk inanışları yayanları ve dîni öğrenmeğe mâni' olanları sevmek, günâhdır. Hadîs-i şerîfde, (Fâsıkın fıskına mâni’ olmağa kudret varken, kimse mâni’ olmazsa, Allahü teâlâ, bunların hepsine, dünyâda ve âhıretde azâb yapar) buyuruldu. Ömer bin Abdül’azîz “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, (Allahü teâlâ, bir kimse günâh işlediği için, başkalarına da azâb yapmaz ise de, açıkca günâh işliyenler görülüp de, görebilenler mâni’ olmadığı zemân, hepsine azâb yapar). Allahü teâlâ, Yûşa’ Peygambere “aleyhissalâtü vesselâm” vahy eyledi ki, (Kavminden kırkbin sâlih kimseye ve altmış bin fâsık kimseye azâb yapacağım!). Yâ Rabbî! Fâsıklar, azâbı hak etmişdir. Sâlihlere azâb yapmanın sebebi nedir? dedikde, (Benim gadab etdiklerime, onlar gadab etmedi. Birlikde yidiler, içdiler) buyurdu. Mâlına, canına, evlâdına ve müslimânlara zarar geleceği, ya’nî fitneye sebeb olacağı zemân, bid’at sâhiblerine ve zâlimlere emr-i ma’rûf yapmak lâzım olmaz. Açıkca günâh işliyen fâsıkları, yalnız kalb ile sevmemek kâfîdir. Tatlı ve yumuşak sözlerle nasîhat vermek lâzım olur.

Bir kimse, hem ibâdet yapar, hem de fısk yaparsa, dahâ çok yapdığının ismi verilir. İkisi müsâvî ise, ibâdeti bakımından sevilir. Fıskı bakımından sevilmez. Başkalarının da fıskına sebeb olan kimse, hükûmet memûrları tarafından men’ edilir.

[Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için, islâmiyyete uyana ve bir mürşidi sevene (Sâlih) [iyi insan] denir. Bu sevgiyi kazanmış olana (Velî) denir. Başkalarının da kazanmaları için çalışan Velîye (Mürşid) denir. (İslâmiyyetin aslı, temeli üçdür: İlm, amel, ihlâs.) İslâm ilmleri ikiye ayrılır. Din bilgileri, fen bilgileri. Dinde reformcular, din bilgilerine (Skolastik bilgiler), fen bilgilerine (Rasyonel bilgiler) diyorlar. Din bilgileri, ağaçdan armud düşer gibi, insanın kafasına bir yerden gelmez. Bir hakîkî mürşidin sözlerinden ve hâllerinden, hareketlerinden ve Ehl-i sünnet âlimlerinin (ilm-i hâl) kitâblarından öğrenilir. Kıyâmet yaklaşınca, hiçbir yerde hakîkî mürşid görülmiyecek, câhil, yalancı, fâsık din adamları çoğalacakdır. Bunlar Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için değil, para, mevkı’ ve şöhret kazanmak için çalışacaklar. Zenginlere, makam sâhiblerine yanaşacaklardır. Bu din hırsızlarına aldanmamak, se’âdete kavuşmak için, meşhûr Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okumalıdır. Zemânımızda ve her zemân günâhların en zararlısı, din bilgilerini öğrenmeğe mâni' olmakdır. Zararlı oyunları seyr etmek, din kitâbı okumağa mâni' oluyor. Gençler, din kitâbı okumayınca, din câhili oluyorlar. Dinsiz ve îmânsız yetişiyorlar. Müslimân ana-babaların, evlâdlarını bu felâketden kurtarmaları lâzımdır. Bunun için, Hakîkat Kitâbevinin neşr etdiği kitâbları evine getirip, evlâdlarına okutmaları lâzımdır. Ana-babalar, bu vazîfelerini yapmazlarsa, evlâdları kâfir olur, Cehenneme gider.]

ÂLİMLERE DÜŞMANLIK

28 - İslâm ilmleri ile ve islâm âlimleri ile “rahime-hümullahü teâlâ” alay etmek küfr olur. İslâm âlimine söven, kötüliyen kâfir olur, mürted olur. Fısk ve bid’at sebebi ile sevmemek, lâzım olur. Dünyâ işleri sebebi ile sevmemek, günâh olur. Sâlihleri sevmemek de, böyledir. Hadîs-i şerîfde, (Üç şey îmânın lezzetini artdırır: Allahü teâlâyı ve Resûlünü herşeyden çok sevmek, kendisini sevmiyen müslimânı Allah rızâsı için sevmek, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemek) ve (İbâdetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır) buyuruldu. İbâdeti çok olan mü’mini, az olandan dahâ çok sevmek lâzımdır. İsyânı dahâ çok olan, küfrü ve fuhşu yayan kâfirleri dahâ çok sevmemek lâzımdır. Allah için düşmanlık edilmesi lâzım gelenlerin başında, insanın kendi nefsi gelir. Sevmek demek, onların yolunda bulunmak demekdir. Îmânın alâmeti de, (hubb-i fillah ve buğd-i fillah)dır. Bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlânın ba’zı kulları vardır. Bunlar, Peygamber değildir. Peygamberler ve şehîdler, kıyâmet günü bunlara imrenirler. Bunlar, birbirini tanımıyan, uzak yerlerde yaşıyan, Allah için birbirini seven mü’minlerdir) buyuruldu.

Bir hadîs-i şerîfde, (İnsan, dünyâda kimi seviyorsa, âhıretde onun yanında olacakdır) buyuruldu. Onun yolunda bulunmazsa, sevgisi sahîh olmaz. İnsan, dînine ve emânetine güvendiği sâlih kimselerle arkadaşlık etmelidir. Yehûdîler ve nasrânîler, Peygamberlerini “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sevdiklerini söyliyorlar. Fekat, onların yolunda olmadıkları için, hahamların, papasların uydurdukları yanlış yolda oldukları için, âhıretde Peygamberlerinin yanında olmıyacaklardır. Hattâ, Cehenneme gideceklerdir. (Cevâb veremedi) kitâbımızda, yehûdîler ve hıristiyanlar hakkında geniş bilgi vardır. Yüksek rûhlar, sevdikleri rûhları yukarı çekerler. Alçak rûhlar da, aşağı çeker. İnsan, öldükden sonra, rûhunun nereye gideceğini, dünyâda sevdiklerinin hâlinden anlamalıdır. İnsan, başkasını tabî’at îcâbı veyâ akl îcâbı veyâ kendisine yapdığı iyilikler îcâbı veyâ Allahü teâlânın rızâsı için sever. Dünyâda sevişen kimselerin rûhları birbirlerini cezb etdiği gibi, kıyâmetde de birbirlerini cezb ederler. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” diyor ki, müslimânları yukardaki hadîs-i şerîf sevindirdiği kadar, hiçbir şey sevindirmemişdir. Kâfirleri seven onlarla birlikde Cehenneme gidecekdir. Sevgilisine tâbi’ olmamak, insanın elinde değildir. Sevmenin en kuvvetli alâmeti, sevgilinin sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemekdir.

FİTNE

29 - İnsanları sıkıntıya, belâya düşürmek, ihtilâle sebeb olmak, fitne çıkarmakdır. Hadîs-i şerîfde, (Fitne, uykudadır. Bunu uyandırana Allah la’net etsin!) buyuruldu. İnsanları, hükûmete karşı, kanûnlara karşı isyâna teşvîk etmek, fitne olur. Fitne çıkarmak harâmdır. Haksız yere adam öldürmekden dahâ büyük günâhdır. Zâlim olan hükûmete karşı isyân etmek de harâmdır. Mazlûmlar isyân ederse, bunlara yardım etmek de harâmdır. İsyân etmenin zararı, günâhı, zulmün zararından ve günâhından dahâ çokdur.

İmâmın, sünnet olan mikdârdan fazla okuyarak nemâzı uzatması da, fitne çıkarmakdır. Cemâ’atin hepsi râzı olursa, fitne olmaz, câiz olur. Vâizlerin, din adamlarının, cemâ’atin anlıyamıyacakları şeyleri söylemeleri ve yazmaları da, fitne olur. Herkese, anlıyabileceği kadar söylemelidir. Müslimânlara yapamıyacakları ibâdetleri emr etmemelidir. Za’îf kavl olsa bile, yapabileceklerini söylemelidir. Emr-i ma’rûf yaparken de fitne çıkarmamağa dikkat etmek lâzımdır. Emr-i ma’rûf yaparken, kendini tehlükeye sokmak, emr olunmadı. Dîne ve başkalarına zarar vererek, dünyâ fitnesine de, sebeb olmamalıdır. Kendine dünyevî zararı dokunacak emr-i ma’rûfu yapmak câiz olur, cihâd olur. Sabr edemiyecekse, bunu da, yapmamalıdır. Fitne zemânında evinden çıkmamalı, kimse ile görüşmemelidir. Fitneye yakalanınca, sabr etmelidir.

İmâm-ı Rabbânî “rahime-hullahü teâlâ”, ikinci cildin altmışsekizinci mektûbunda buyuruyor ki: Sevgili yavrum! Tekrâr tekrâr yazıyorum ki, şimdi, günâhlarımıza tevbe edecek, Allahımızdan afv dileyecek zemândayız. Fitnelerin çoğaldığı bu zemânda, eve kapanıp, kimse ile görüşmemelidir. Fitneler, nerdeyse yağmur gibi yağarak, heryeri kaplıyacak. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Kıyâmet kopmadan evvel, her yeri fitneler kaplıyacak. Fitnelerin zulmeti, ortalığı karanlık gece gibi yapacak. O zemân, evinden mü’min olarak çıkan kimse, akşam kâfir olarak evine dönecek. Akşam mü’min olarak evine gelen, sabâh kâfir olarak kalkacak. O zemân oturmak, ayakda kalmakdan hayrlıdır. Yürüyen, koşandan dahâ iyidir. O zemân oklarınızı kırınız! Yaylarınızı kesiniz. Kılınclarınızı taşa çalınız! O zemân, evinize birisi gelince, Âdem nebînin iki oğlundan iyisi gibi olsun!) Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, bunu işitince, o zemânda bulunacak müslimânlara ne yapmağı emr edersiniz dediler. Cevâbında, (Evinizin eşyâsı olunuz!) Bir rivâyetde, (Öyle fitne zemânında, evinizden dışarı çıkmayınız!) buyurdu. [Bu hadîs-i şerîf, Ebû Dâvüdda ve Tirmüzîde mevcûddur.] Bu günlerde, Dâr-ül-harb kâfirlerinin Negrekût şehrinde, müslimânlara, islâm memleketlerinde yapdıkları zulmleri, işkenceleri işitmişsinizdir. Müslimânlara, görülmedik hakaretler yapdılar. Böyle alçakca işler, âhır zemânda çok olacakdır. Altmışsekizinci mektûbdan terceme temâm oldu.

(Tezkire-i Kurtubî) muhtasarında diyor ki: Hadîs-i şerîfde, (Fitne çıkarmayınız! Söz ile çıkarılan fitne, kılınc ile olan fitne gibidir. Zâlimlere, fâcirlere milleti çekişdirmekden, yalan ve iftirâ söylemekden hâsıl olan fitne, kılınc ile yapılan fitneden dahâ zararlıdır) buyuruldu. Âlimlerin hemen hemen hepsi, sözbirliği ile bildiriyorlar ki, malını, canını kurtarmak zorunda kalanın da, ısyân etmemesi, hükûmete, kanûnlara karşı gelmemesi lâzımdır. Çünki, zâlim olan hükûmete karşı sabr etmeği hadîs-i şerîfler emr etmekdedir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahümme innî es’elü-ke fi’lel hayrât ve terkelmünkerât ve hubbel-mesâkîn ve izâ eredte fitneten fî kavmî fe-teveffenî gayre meftûn) düâsını okuduğunu imâm-ı Muhammed “rahime-hullahü teâlâ” bildiriyor. Bu düâ, (Yâ Rabbî! Bana hayrlı işler yapmak, çirkin şeyleri terk etmek ve fakîrleri sevmek nasîb eyle! Kavmim arasında fitne çıkarmak istediğin zemân, fitneye karışmadan canımı al!) demekdir. İmâm-ı Kurtubî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki, bu hadîs-i şerîf, fitneden sakınmak, ona karışmamak lâzım olduğunu, fitneye karışmakdansa, ölmenin hayrlı olacağını açıkca göstermekdedir.

(Mişkât)daki hadîs-i şerîflerde buyuruyor ki, (Fitne zemânında, müslimânlara ve onların reîslerine tâbi’ olunuz. Hak yolda olan yoksa, fitneciler, isyâncılar arasına karışmayınız! Ölünceye kadar, fitneye katılmayınız!). (Fitne zemânında, hükûmetinize tâbi’ olunuz. Size zulm etse, mallarınızı alsa da, ona ita’ât ediniz!). (Fitne zemânında, islâmiyyete sarılınız. Kendinizi kurtarınız. Başkalarına akl vermeyiniz! Evinizden dışarı çıkmayınız. Dilinizi tutunuz!). (Fitne zemânında, çok kimse öldürülür. Onların arasına karışmıyan kurtulur). (Fitnecilere karışmıyan, se’âdete kavuşur. Fitneye yakalanıp, sabr eden de, se’âdete kavuşur). (Allahü teâlâ, Kıyâmet günü, bir kuluna soracak: Günâh işliyeni gördüğün zemân, niçin mâni’ olmadın diyecek. O kul, onun zararından, düşmanlık yapmasından korkdum ve senin afv ve magfiretine güvendim diyecek). Bu hadîs-i şerîf, düşmanın kuvvetli olduğu zemânlarda, emr-i ma’rûfu ve nehy-i münkeri terk etmek câiz olacağını göstermekdedir.

(Şir’atül-islâm) şerhinde diyor ki, farzın yapılmasını, harâmdan sakınılmasını emr etmek, farz-ı kifâyedir. Sünnetin yapılmasını emr, mekrûhdan nehy, men’ etmek, sünnetdir. Harâm işlemekde olan, el ile men’ edilmez. Söz ile men’ edilir. Ya’nî, kötülüğü, zararı anlatılır. Harâm işlemeğe hâzırlanan, el ile men’ edilir. Söz ile, el ile nehy ederken, fitne, zarar çıkarmamak lâzımdır. Nehyin fâideli olacağını önceden bilmek lâzımdır. Zann-ı gâlib, ya’nî çok zan etmek de, bilmek demekdir. Hubb-u fillah, buğd-u fillah olmayınca, yapılan ibâdetlerin fâidesi olmaz. Emr-i ma’rûf özrsüz terk edilirse, düâlar kabûl olmaz. Hayr ve bereket kalmaz. Cihâdda ve müşkil işlerde zafer nasîb olmaz. Gizli işlenen günâh, bunu işleyene zarar verir. Açıkca işlenirse, herkese zararı dokunur. Bir kimsenin kötülemesi ile, bir insanı kötü bilmemelidir. Bir kimsenin kötülemesi gîbet olur. Bunu dinlemek de harâm olur. Bir insanın fâsık olduğu, iki âdil şâhidin, bunun bir münker işlediğini gördüklerini bildirmeleri ile veyâ kendi tecribesi ile anlaşılır. Günâh işliyeni görüp de, gücü, kudreti olduğu hâlde, nehy etmemek, (Müdâhene) olur. Müdâhene edenlerin, kabrden maymûn ve hınzır şeklinde kalkacakları, hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Emr-i ma’rûf yapanı, arkadaşları sevmez. Müdâhene yapanı severler. Zâlim olan hükûmet adamlarına söz ile emr-i ma’rûf yapmak, cihâdın en kıymetlisidir. Nasîhat vermeğe gücü yetmezse, kalbi ile red etmek de cihâd olur. Devlet adamları el ile, âlimler söz ile, diğer müslimânlar kalb ile emr-i ma’rûf yapar. Emr-i ma’rûfu Allah rızâsı için yapmak ve söylediğinin kitâbdan vesîkasını bilmek ve fitneye sebeb olmamak lâzımdır. Sözünün fâidesi olmıyacağını ve fitne çıkmasına sebeb olacağını bilen kimsenin emr-i ma’rûf yapması vâcib olmaz. Hattâ, ba’zan harâm olur. Böyle zemânda, fitneye sebeb olmamak için, evinden çıkmamalıdır. [Ya’nî, fitnecilerin arasına karışmamalıdır.] Fitne çıkarsa veyâ hükûmet zulm yapar, fesâd çıkarırsa, o şehrden, beldeden hicret etmek lâzım olur. Hicret mümkin iken, hükûmetin ikrâh etmesi, zorlaması, günâh işlemek için özr olmaz. Hicret mümkin olmazsa, bir kenâra çekilmeli, kimseye karışmamalıdır. Sözünün fâidesi olmıyacağını ve fitne çıkacağını bilirse, emr-i ma’rûf yapmak vâcib olmaz, müstehab olur. Sözünün fâideli olacağını, fekat fitneye sebeb olacağını da bilirse, yine vâcib olmaz. Fitne, döğülmek gibi küçük ise, müstehab olur. Fitne büyük ve tehlükeli ise, emr-i ma’rûf yapması harâm olur. Emr-i ma’rûfu yumuşak yapmak vâcibdir. Sertlik, fitneye sebeb olur. Müslimâna ve zimmî kâfire karşı, silâh ile işâret etmemeli, bunlara da, zulm, işkence yapmamalıdır. (Şir’a)dan terceme temâm oldu.

MÜDÂHENE VE MÜDÂRÂ

30 - Kudreti olduğu, gücü yetdiği hâlde, harâm işliyene mâni’ olmamak müdâhene olur. Harâmı işliyene veyâ yanında bulunanlara olan saygısı yâhud dîne olan bağlılığının gevşekliği, müdâheneye sebeb olmakdadır. Fitne olmadığı, ya’nî dînine veyâ dünyâsına veyâ başkalarına zarar olmadığı zemân, harâm ve mekrûh işliyene mâni’ olmak lâzımdır. Mâni’ olmamak, susmak harâm olur. Müdâhene etmek, harâm işlemeğe râzı olmağı gösterir. Susmak çok yerde iyidir. Fekat, hakkı, hayrı söyliyecek yerde susulmaz. Yâ Resûlallah! Geçmiş ümmetlerden bir kısmına zelzele ile azâb yapıldı. Toprak altında kaldılar. Bunların arasında sâlihler [iyi insanlar] de vardı, denildikde, (Evet, sâlihler de birlikde helâk oldular. Çünki, Allaha isyân olunurken susmuşlardı. Onlardan ayrılmamışlardı) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden bir kısmı, kabrlerinden maymûn ve hınzır şeklinde kalkacaklardır. Bunlar Allahü teâlâya isyân edenlerin arasına karışanlar, onlarla berâber yiyip içenlerdir) ve (Allahü teâlâ, bir âlime ilm ihsân edince, Peygamberlerden aldığı gibi, bundan da mîsâk alır) buyuruldu. İlmini, lâzım olduğu zemân söylemekden çekinmiyeceğine söz verir. (Bir kimse, Allahü teâlânın ihsân etdiği ilmi, lâzım olduğu zemân söylemezse, kıyâmet günü boynuna ateşden tasma takılacakdır) hadîs-i şerîfi ve Nisâ sûresinin, (Kendilerine ilm ve hidâyet verdiğimiz kimseler, ilmlerini insanlardan saklarlarsa, Allahın ve la’net edenlerin la’netleri, bunların üzerine olsun!) meâlindeki otuzaltıncı âyet-i kerîmesi, müdâhene etmenin harâm olduğunu göstermekdedir. Müdâhenenin zıddı, karşılığı, (Gayret) ve salâbetdir. Mâide sûresinde ellidördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah yolunda cihâd ederler, kötülenmekden korkmazlar) buyuruldu. Dinde, gayret ve salâbeti olanların mâlları ile, cânları ile ve sözleri ile ve kalemleri ile, Allah rızâsı için cihâd etmeleri lâzım olduğu, bu âyet-i kerîmede bildirilmekdedir. Hadîs-i şerîfde, (Çok acı olsa da, hakkı söyleyiniz!) buyuruldu. Bir zâhid, Emevî halîfelerinin dördüncüsü, Mervânın yanında çalgı çalanları görünce, çalgı âletlerini kırdı. Mervân, bunun, arslanların arasına bırakılmasını emr etdi. Arslanların yanında, hemen nemâza durdu. Arslanlar, bunu, yalamağa başladılar. Bunu arslanların yanından alıp halîfeye getirdiler. Arslanlardan korkmadın mı? dedi. Hayır, onlardan korku, hâtırıma gelmedi. Bütün geceyi düşünceli geçirdim, dedi. Ne düşündün? dedi. Arslanlar beni yalayınca, tükürükleri necs midir? Allahü teâlâ, nemâzımı kabûl etdi mi, etmedi mi? diye düşündüm dedi[1].

Sonraki