Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


REDD-İ REVÂFID TERCEMESİ

Allahü teâlâya güzel, verimli ve Onun sevdiği, beğendiği gibi çok hamd olsun! Bütün insanların en üstünü, beyâzın, siyâhın, herkesin Peygamberi, efendimiz Muhammed “aleyhisselâm”a, Onun yüksek şânına yakışacak düâlar ve selâmlar olsun! Muhammed “aleyhisselâm”ın doğru yolda giden ve doğru yolu gösteren dört halîfesine ve Onun çocuklarına ve hepsi güzel, hepsi temiz olan Ehl-i beytine ve başka sahâbîlerine; büyük mevkı’lerine, yüksek derecelerine uygun selâmlar olsun!

Her var olana, lâzım olan herşeyi gönderen, Ondan başka sâhib, mâlik bulunmıyan, bir olan, Allahın merhametine çok muhtaç, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmetçisi, zevallı bu kul (Abdülehad oğlu Ahmed) Fârûkî bugünlerde bir risâle gördüm. Bu risâle, şî’îler Meşhed şehrini muhâsara ederken, Mâverâ’ünnehr âlimlerine cevâb olarak yazılmış. Bu âlimler, Eshâb-ı kirâmı kötüliyenlerin kâfir olduğunu, yazmışlardı. Risâleyi okuyunca, ancak ahmakların inanacağı ön sözlerle, üç halîfeye kâfir dediklerini, Âişe-i Sıddîkayı “radıyallahü anh┠kötülediklerini gördüm. Yakınımızda bulunan talebeden zevallı birkaçının bu risâleyi okuyarak, öğündüklerini ve hükûmet adamlarına, hattâ sultânlara gönderdiklerini işitdim. Bu fakîr, konuşmalarımda ve derslerimde [ve (Mektûbât)daki birçok mektûblarımda] o bozuk yazılara, akla ve ilme dayanarak, cevâb vermekde, onların yanıldıklarına, doğru yoldan ayrıldıklarına herkesi inandırmakda isem de, müslimânlık gayretim ve hadîs-i şerîfdeki, (Fitneler, bid’atlar meydâna çıkıp eshâbıma dil uzatıldığı zemân, doğruyu bilen, bildiğini herkese bildirsin. Eğer bildirmezse, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, onun üzerine olsun! Allahü teâlâ, bu âlimin ne farzlarını, ne de nâfile ibâdetlerini hiç kabûl etmez) emri, bu konuşmalarımı [ve yazılarımı] kâfî göstermedi. Ciğerlerimin yanmasına su serpemedim. İçimin sızlamasını durduramadım. Onların maksadları yazılmadıkça, beklediğim fâidenin hâsıl olamıyacağını, âcizâne düşündüm. Her ihtiyâçlının yalvardığı, iyiliği bol, insanı çirkin, utanç verici şeylerden, ancak kendisi koruyan Allahü teâlâya sığınarak, Onun yardımına güvenerek, bu risâleyi yazmağa başladım. Allahü teâlâ sâhibimizdir. Herkesin yardımcısı ancak Odur. Başarı, Onun yardımı ile sağlanır. Doğru yola, Ondan istemekle varılır.

[Muhammed bin Ya’kûb Firûz-âbâdînin 729-816 [m. 1413 Yemende] (Kâmûs) adındaki lügat kitâbını, Ahmed Âsım efendi [1235 (m. 1820) de Üsküdar Nuh Kuyusunda] türkçeye çevirmişdir. Çok kıymetli lügatdır. Burada, (Şî’a ve şî’î, bir insanı kuvvetlendiren yardımcılarına denir. Râfıda ve Râfıdî de, terk eden, ayrılıp bırakan demekdir. Râfızîler Zeyd bin Zeynel’âbidîn Alî, imâmdır, dediler. Bunlar Zeyde, Ebû Bekr ile Ömere düşman ol, dedi. O da büyük dedem olan Resûlullahın sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem, dedi. Bunun üzerine Zeydin yanından ayrıldılar. Bunun için, bunlara Râfızî denildi) diyor. Râfızîler Alîyi “radıyallahü anh” seviyoruz. Onu sevmek için, Eshâb-ı kirâmın hepsine veyâ birkaçına düşman olmak lâzımdır, diyorlar. Bugün Îrânda bulunan, ilm adamı, aydın şî’îler, çok şükr böyle değildir. Ehl-i sünnete pek yakındırlar. Alevî kelimesi, üç yerde kullanılmışdır:

1- Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” her asrda bulunan torunlarına denirdi. Eski zemândaki kitâblarda, hazret-i Hasen veyâ Hüseynin çocuklarına Alevî denilmekdedir. Sonraları, hazret-i Hasenin çocuklarına, şerîf, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anhüm┠çocuklarından olanlara, seyyid denildi.

2- Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevenlere, Onun yolunu doğru ve iyi öğrenip, bu yol, Muhammed aleyhisselâmın yolu olduğu için, bu yolda gidenlere (Alevî) demek lâzımdır. Bu doğru yolda gidenler, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” hepsini sever. Bu yol, Ehl-i sünnetin gitdiği yoldur. Demek ki, asl, haklı olarak Alevî, Ehl-i sünnetdir.

3- Eshâb-ı kirâma düşman olanlar, yurdumuzdaki, temiz, müslimân Alevîleri aldatmak için kendilerine şimdi (Alevî) diyorlar. Bu güzel ismi maske olarak kullanıyorlar.]

Adı geçen risâlede diyor ki, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” âhirete teşrîf etdikden sonra, müslimânların reîsi, imâm-ı Alîdir “radıyallahü anh”. Her asrda da, başkanlık, Onun çocuklarının hakkıdır. Başka kimse hiçbir zemân, müslimânlara imâm [başkan] olamaz. Başkaları ancak zulm ile, bunların hakkına saldırmakla, bunlar da, kuvvetsiz olup, birşey diyemedikleri için, başa geçer. Şî’îler arasında, zemânla çeşidli fırkalar türedi ise de, başlıcası yirmi fırkadır. Ba’zıları birbirine kâfir demekde, kötülemekdedir. Biz, maksada başlamadan önce, meşhûr olan birkaç fırkalarını bildirelim ve inanışlarını, maksadlarını açıklıyalım. Böylece, iç yüzlerini herkes iyi anlasın ve doğru ile yanlış, hak ile bâtıl ayırd edilsin:

Ahmed Fârûkî diyor ki: Eshâb-ı kirâmı kötüliyenlerin birincisi, Abdüllah bin Sebe’dir.

[Müncid lügat kitâbında ve (Kâmûsül a’lâm)da (Yehûdî olduğu bildirilen bu dönme, Mısrda ayaklanmağa sebeb olup, buradan yürüyen çapulcular, Osmân “radıyallahü anh”ı şehîd etdi) denilmekdedir.]

Alî “radıyallahü anh”, bunu Medayn şehrine sürdü. (İbni Mülcem hazret-i Alîyi öldürmedi. Şeytân Alînin şekline girmişdi. Şeytânı öldürdü. Alî, bulutlar içindedir. Gök gürlemesi, onun sesidir. Şimşek, kamçısıdır) derdi. Abdüllah bin Sebe’ yehûdîsinin sözlerine aldanan (Sebe’ciler), gök gürültüsü işitince, (Ey emîrel-mü’minîn! Sana selâm olsun) derler.

[Îrânda Esterâbâd şehrinde, Fadlullah isminde bir zındık, Sebe’cilik yoluna, birçok hurâfe, yalan katarak (Hurûfîlik) ismini verdi. 796 [m. 1393] de öldürüldü. Hurûfîler, şî’îlerin aralarına karışdı. Hâlbuki, şî’îlikle bir alâkaları yokdur.]

Kâmiliyye fırkası, Eshâb-ı kirâmı kötülüyor. Alîyi “radıyallahü anh” imâm yapmadıkları için, Eshâb-ı kirâma kâfir diyorlar. Alî de “radıyallahü anh”, kendi hakkını aramadığı için, buna da, kâfir diyorlar. Tenâsüha inanıyorlar. [Tenâsüh için bilgi almak isteyen, (Tam ilmihâl-Se’âdet-i Ebediyye) kitâbına mürâce’at buyursun.]

Benâniyye fırkası, Benân bin Cem’an yolunda gidenlerdir. İlâhımız insan şeklindedir. Zemânla helâk oldu. Yalnız yüzü kaldı. Rûhu da, Alîdedir, derler. Ondan sonra, oğlu Muhammed bin Hanefiyyede, sonra bunun oğlu Ebû Hâşimdedir. Bundan sonra Benândadır, derler.

Cenâhiyye fırkası, Reîsleri, Abdüllah bin Mu’âviyedir. Rûhun tenâsüh yolu ile, cesed değişdirdiğine inanırlar. Tanrının rûhu, önce Âdem “aleyhisselâm”a, sonra Şît “aleyhisselâm”a girdi, derler. Böylece bütün Peygamberlerde, dolaşıp, sonra Alîye ve oğullarına girdi. Şimdi Abdüllahdadır, derler. Öldükden sonra dirilmeğe inanmazlar. Şerâb içmek, leş yimek, zinâ yapmak gibi birçok harâmlara, halâl derler.

Mensûriyye fırkası, Ebû Mensûr Aclîmin yolunda gidenlerdir. İmâm-ı Muhammed Bâkırın “radıyallahü anh” talebesinden idi. İmâm bunu tard edince, kendinin imâm olduğunu yaydı. (Ebû Mensûr göke çıkdı. Allahü teâlâ, eli ile, bunun başını sığadı ve ey oğlum! Git, kullarıma emrlerimi bildir dedi), derler. Kur’ân-ı kerîmde, Tûr sûresi kırkdördüncü âyetindeki (kisfen) kelimesi, işte gökden inen Ebû Mensûru bildiriyor, derler. Peygamberlik bitmedi. Dahâ Peygamber gelecek derler. Cennet, sevmemiz lâzım gelen imâm demekdir. Cehennem de, düşmanlık etmemiz îcâb eden kimselerdir. Meselâ Ebû Bekr, Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm┠demekdir, derler. Farzlar da, sevmemiz emr olunan kimseler demekdir. Harâmlar da düşman olmamız emr edilen kimselerdir, derler.

Hattâbiyye fırkası, Hattâb-ı Esedînin yolunda gidenlerdir. Bu, imâm-ı Ca’fer Sâdıkın “rahmetullahi aleyh” talebesi idi. İmâm, bunun, kendine karşı taşkınlık etdiğini görünce, gücendi ve yanından koğdu. Fekat, o, imâmın vefâtından sonra kendisinin imâm olduğunu söyledi. Bunun yolunda olanlar, (İmâmlar Peygamberdir. Hattâ, Allahın oğullarıdır. Ca’fer Sâdık, ilâhdır. Fekat, Ebülhattâb, ondan ve Alîden dahâ üstündür) derler. Düşmanlara karşı, dostları korumak için, yalancı şâhidliği halâldir, derler. Cennet, dünyâda, iyi, râhat yaşamakdır. Cehennem de, dünyâ elemleri, sıkıntıları demekdir, derler. Dünyâ böyle gelmiş, böyle gider. Kıyâmet kopmaz. Cenneti, Cehennemi görüp, söyliyen, gidip gelen var mı, derler. Bunun için harâmları işleyip farzları yapmazlar.

Gurâbiyye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm” Alîye çok benziyordu. Karganın kargaya, sineğin sineğe benzemesinden dahâ çok benziyordu. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi Alîye götürmek için emr vermişdi. Çok benzediklerinden, Cebrâîl, yanılarak, Muhammed “aleyhisselâm”a götürdü, diyorlar. Bunun için, Cebrâîl “aleyhisselâm”a la’net ediyorlar.

Zemmiyye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm”ı kötülüyor. Alî, ilâhdır. Muhammed “aleyhisselâm”ı Peygamber yapmışdı. Muhammed “aleyhisselâm” insanları Alîye bağlıyacağı yerde, kendisine bağladı, diyorlar. Bunlardan bir kısmı ise, Muhammed “aleyhisselâm” ilâhdır, diyor. Ya’nî bir kısmı, Muhammed “aleyhisselâm”ı dahâ üstün tutuyor. Bir kısmı, Alîyi “radıyallahü anh” üstün tutuyor. Ba’zısı, ehl-i abâ [palto altında bulunan] Muhammed, Alî, Fâtıma, Hasen, Hüseyn bir bütündür. Aynı bir rûh, beşine birlikde hulûl etmişdir. Birbirlerinden üstünlükleri yokdur. Fâtıma da, erkekdir, derler.

Yûnusiyye fırkası, Yûnus bin Abdürrahmânın yolunda olanlardır. Allah, Arş üstünde oturuyor. Melekler, Onu, Arş üstüne çıkardı ise de O, meleklerden dahâ kuvvetlidir. Turna kuşu iki ayağı yardımı ile gidiyor ise de, kendisi, ayaklarından dahâ büyük ve dahâ kuvvetli olması gibidir, derler.

Sonraki