Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


FERMÂN-I ŞÂHÎ

Önce Allahü teâlâya sığınırım. Biliniz ki, şâh İsmâ’îl-i Safevî, 906 [m. 1500] senesinde zuhûr etdi. Câhil halkdan bir kısmını yanında topladı. Bu alçak dünyâyı ve nefsinin isteklerini ele geçirmek için, müslimânlar arasına fitne ve fesâd sokdu. Eshâb-ı kirâmı söğmeği, şî’îliği ortaya çıkardı. Böylece müslimânlar arasına büyük bir düşmanlık sokdu. Münâfıklık ve saldırmak bayraklarının açılmasına sebeb oldu. Öyle oldu ki, kâfirler, râhat ve korkusuz yaşıyor, müslimânlar ise, birbirlerini yiyor. Birbirlerinin kanlarını, nâmûslarını telef ediyor. İşte bunun için, Megan meydânındaki toplantıda, büyük, küçük hepiniz, beni şâh yapmak istediğiniz zemân bu isteğinizi kabûl edersem, siz de, şâh İsmâ’îl zemânından beri, Îrânda yerleşmiş olan bozuk inançlardan ve boş sözlerden vazgeçeceğinizi bildirmişdiniz. Kıymetli dedelerinizin mezhebi olan ve mubârek âdetlerimiz olan, dört halîfenin hak ve doğru olduğuna kalb ile inanacağınızı ve dil ile de söyliyeceğinizi, bunları, söğmekden, kötülemekden sakınacağınızı ve dördünü de seveceğinizi söz vermişdiniz. İşte bu hayrlı işi kuvvetlendirmek için, seçilmiş âlimlerden, dînine bağlı yüksek zâtlardan soruşdurdum. Hepsi dedi ki, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve alâ âlihi ve eshâbihi ecma’în” Hak yoluna çağırdığı günden beri, Sahâbe-i râşidîn olan dört halîfenin “radıyallahü anhüm” herbiri, dîn-i mübînin yayılması için, canlarını ve mallarını fedâ etdiler ve bu uğurda, çoluk çocuklarından, amca ve dayılarından ayrıldılar ve her söze, iftirâya, oka katlandılar. Bundan dolayı, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz hazretlerinin, husûsî sohbetleri ile şereflendiler. Böylece (Muhâcirlerden ve Ensârdan, ileri olanlar) meâlindeki âyet-i kerîme ile medh ve senâya kavuşdular. İyilerin efendisi vefât etdikden sonra, ümmetin işlerini gören, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin sözbirliği ile, hilâfete, birinci halîfe, mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” getirildi. Bundan sonra, halîfenin ta’yîn ve Eshâb-ı kirâmın kabûl etmesi ile hazret-i Ömer Fârûk “radıyallahü anh” ve ondan sonra, altı kişi arasından ve sözbirliği ile, Zinnûreyn Osmân bin Affân “radıyallahü anh” ve bundan sonra, Allahın arslanı, arayanların aranılanı, şaşılacak şeylerin hazînesi, emîr-ül-mü’minîn Alî ibni ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” halîfe oldu. Bu dört halîfeden herbiri, kendi hilâfetleri zemânında, birbirleri ile uygun, her dürlü ayrılık lekesinden temiz idi. Kardeşlik ve birlik üzere idiler. Herbiri, İslâm memleketlerini şirkden ve müşriklerin kininden korudular. Bu dört halîfeden sonra, müslimânlar îmân ve i’tikâdda birlik idi. Her ne kadar, zemân ve asrlar geçmesi ile, islâm âlimlerinin oruc, hac, zekât ve başka yapılacak işlerde ayrılıkları oldu ise de, fekat inanılacak şeylerde ve Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Onun Eshâbını sevmekde ve hepsini hâlis olarak tanımakda hiçbir kusûr ve noksan ve bozukluk ve gevşeklik olmadı. Şâh İsmâ’îlin ortaya çıkmasına kadar bütün İslâm memleketleri, böyle sâf ve temiz idi. Sizler selîm aklınızla ve temiz kalblerinizin irşâdı ile, sonradan çıkarılan, Eshâb-ı kirâmı söğmek ve şî’î olmak yolunu, çok şükr bırakdınız. Dîn-i islâm serâyının dört temel direği olan dört halîfenin sevgisi ile kalblerinizi süslediniz. Bunun için, ben de, bu söz verdiğimiz beş karârımızı, gökler gibi yüksek, karaların ve denizlerin hâkânı, haremeyn-i şerîfeynin hizmetcisi, yeryüzünün ikinci Zülkarneyni, büyük İslâm pâdişâhı, kardeşimiz, rum memleketlerinin sultânına bildirmeği söz veriyorum. Bu işi arzûmuza uygun olarak bitirelim. Bu yazdıklarımız, Allahü teâlânın yardımı ile, çabuk meydâna çıksın! Şimdi bu hayrlı işi kuvvetlendirmek için, allâme-i ulemâ (molla Alî ekber) molla başı ve başka yüksek âlimlerimiz bir tezkire yazdılar. Böylece, bütün şübhe perdelerini yırtdılar. İyice anlaşıldı ki, bütün bu iftirâlar, bid’atler ve ayrılıklar, şâh İsmâ’îlin çıkardığı fitnelerden doğmuşdur. Yoksa ondan önceki zemânların hiçbirinde ve islâmın başlangıcında, bütün müslimânların îmânları, düşünceleri tek bir yolda idi. Bunun için, Allahü teâlânın yardımı ile ve Onun kalblerimize sunması ile, bu şerefli ve yüksek kararı almış bulunuyoruz. İslâmiyyetin başlangıcından, tâ şâh İsmâ’îlin çıkmasına kadar bütün müslimânlar, Hulefâ-i râşidîni hak, doğru halîfe bilirdi. Herbirini haklı olarak halîfe oldu bilirlerdi. Bunları söğmekden, kötülemekden çekinirlerdi. Hatîb efendiler ve büyük vâ’izler, minberlerde ve derslerde, bu halîfelerin iyiliklerini, güzel hâllerini, üstünlüklerini söylerlerdi. Mubârek ismlerini söylerken ve yazarlarken “radıyallahü anhüm” derlerdi. Derin âlim ve üstünlerin özü (Mirzâ Muhammed Alî) hazretlerine emr eyledim ki, bu (Fermân-ı hümâyûn)umuzu, bütün Îrân şehrlerine yaysın. Milletim de işitsin ve kabûl eylesin! Buna uymamak, karşı gelmek, Allahü teâlânın azâbına ve şâhenşâhın gazâbına sebeb olacakdır. Böyle bileler.

Bu ferman okunup, anlaşıldıkdan sonra, şâhın huzûruna kabûl olundum. Çok iltifâta kavuşdum. Nâdir şâh, bu başarıdan çok sevindi ve çok teşekkür etdi. Cum’a nemâzının Kûfe câmi’inde sahîh olarak kılınmasını emr buyurdu. İ’timâdüddevleye dedim ki, bu nemâz sahîh olmaz. Çünki, Hanefî mezhebine göre, şehr halkından üç kişinin, şâfi’îye göre ise kırk kişinin nemâzda bulunması lâzımdır. İ’timâd, yalnız hutbeyi dinlemek için çağrıldığını söyledi. Câmi’e geldim. Beşbin kadar âlim, me’mûr vardı. Minber üzerinde şâhın imâmı olan (Alî Meded) vardı. O sırada, Molla başı ile Kerbelâ âlimleri konuşarak, (Alî Meded) minberden indirildi. Yerine, Kerbelâ âlimlerinden biri çıkdı. Hamd ve salevâtdan sonra, dört halîfenin ismini söyleyip, herbirine “radıyallahü anh” dedi ise de, hazret-i Ömere gelince, arabî iyi bildiği hâlde, Ömer ismini münsarif olarak okudu. (Ya’nî Ömere yerine Ömeri dedi). Böylece, bu ismi gayr-i münsarif kılan (adl) ve (ma’rifeti) hazret-i Ömerden ayırmış oldu. Bunda bir hiyle olduğu anlaşılıyordu. Nâdir şâhın emri ile, önce halîfe-i müslimîn olan (Mahmûd hân bin Mustafâ hân) hazretlerinin, bundan sonra Nâdir şâhın şevket ve se’âdetlerine düâ edildi. Birinci rek’atda, Cum’a sûresi okundu. Nemâzdan sonra, Nâdir şâhdan izn alınarak Bağdâda döndüm. Olanı, biteni, vâlî Ahmed pâşaya anlatdım. İki fırkanın birbirine verdiği i’timâdnâmenin sûreti ile şâh tarafından acem milletine yayılan (Fermân-ı şâhînin) bir örneğini takdim eyledim. Bunlar ve olan bitenlerin açıklanması, İstanbula gönderilerek halîfeye arz olundu. Bu âciz hakkında, taraf-ı hilâfet-i aliyyeden in’âmlar, ihsânlar o kadar çok oldu ki, üzerime ölünciye kadar farz olan hayr düâları edâdan âciz bulunduğumu i’tirâf ederim.

[Birinci sultân Mahmûd “rahime-hullahü teâlâ”, 1108 de tevellüd, 1168 [m. 1754] de vefât etdi. 1143 [m. 1730] de halîfe oldu. İstanbulda Eminönünde Yeni Câmi’ yanındaki vâlide Turhan Sultân türbesindedir. Bu türbede Turhan Sultân ile oğlu dördüncü Mehmed, ikinci Mustafâ, üçüncü Ahmed, üçüncü Osmân ve beşinci Murâd “rahime-hümullahü teâl┠vardır].

(Hucec-i kat’iyye) kitâbının arabî olan aslı İstanbulda, 1400 [m. 1980] senesinde, (En-Nâhiye) kitâbı ile birlikde ofset yolu ile basdırılmışdır.

İKİNCİ RİSÂLE
REDD-İ REVÂFID TERCEMESİ

Kendilerine şî’î diyenler, yirmi fırkadır. İçlerinden birkaç fırkası çok taşkındır. Bu taşkınların bir kısmı, (Allah, Alînin içindedir. Alîye tapmak, Ona tapmakdır) diyor. İkinci kısmı, bunları kötülüyor ve (Alî, Allah olur mu? O, insandır. Fekat insanların en üstünüdür. Allah, Kur’ân-ı kerîmi ona gönderdi. Cebrâîl de, iltimâs edip, Muhammede “aleyhisselâm” getirdi. Muhammed “aleyhisselâm”, Alînin hakkını yedi) diyor. Üçüncü kısmı, bunları kötülüyor ve (Hiç böyle olur mu? Bizim Peygamberimiz, Muhammed “aleyhisselâm”dır. Fekat benden sonra Alî halîfe olsun, dedi. Eshâb-ı kirâm, dinlemeyip diğer üçünü halîfe yapdı. Alîyi dördüncüye bırakdı) diyerek diğer üç halîfeye, Alînin hakkını aldılar, diye düşman oluyorlar. Eshâb-ı kirâmın çoğuna da, onun hakkını vermediler diye, düşman oluyorlar. Kendi hakkını aramadı diye, Alîye de “radıyallahü anh” çok kızıyorlar. Bu üç kısmın hepsi kâfir oluyor. Diğer fırkalar da, nassları inkâr etmeyip, bunları te’vîlde yanıldıkları için, bid’at fırkası oluyor. Allahü teâlâ hepsine, hidâyet versin! Doğru yola gelmek nasîb eylesin! Âmîn.

Bugün, Îrânın birçok köylerinde ve Irâkda ve Süriyede milyonlarca insan, yolu şaşırmışlardır. Müslimânlara (Hüsniyye) ismindeki bir kitâbı okutuyorlar. İstanbulda da basılan bu kitâb, Hârunürreşîdin serâyında, Hüsniyye isminde bir câriyenin, ba’zı kimselerle yapdığı konuşmasını yazmakda imiş. Bunun, Mürtezâ adında, yehûdî dönmesi bir din düşmanı tarafından yazıldığı, roman şeklinde hâzırlandığı anlaşılıyor. Âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere bozuk ma’nâlar vererek, vak’a ve hâdiseleri yanlış anlatarak, Eshâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” ve Ehl-i sünnet âlimlerine “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” saldırmakda, acıklı hikâyeler uydurarak, câhilleri aldatmakdadır.

(Hak Sözün Vesîkaları) kitâbının ikinci kısmında, Mürtezânın bozuk yazılarına uzun cevâb verilecekdir. Şimdi imâm-ı Rabbânî hazretlerinin fârisî (Redd-i Revâfıd) risâlesinin tercemesini yazıyoruz.

REDD-İ REVÂFID TERCEMESİ

Allahü teâlâya güzel, verimli ve Onun sevdiği, beğendiği gibi çok hamd olsun! Bütün insanların en üstünü, beyâzın, siyâhın, herkesin Peygamberi, efendimiz Muhammed “aleyhisselâm”a, Onun yüksek şânına yakışacak düâlar ve selâmlar olsun! Muhammed “aleyhisselâm”ın doğru yolda giden ve doğru yolu gösteren dört halîfesine ve Onun çocuklarına ve hepsi güzel, hepsi temiz olan Ehl-i beytine ve başka sahâbîlerine; büyük mevkı’lerine, yüksek derecelerine uygun selâmlar olsun!

Her var olana, lâzım olan herşeyi gönderen, Ondan başka sâhib, mâlik bulunmıyan, bir olan, Allahın merhametine çok muhtaç, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmetçisi, zevallı bu kul (Abdülehad oğlu Ahmed) Fârûkî bugünlerde bir risâle gördüm. Bu risâle, şî’îler Meşhed şehrini muhâsara ederken, Mâverâ’ünnehr âlimlerine cevâb olarak yazılmış. Bu âlimler, Eshâb-ı kirâmı kötüliyenlerin kâfir olduğunu, yazmışlardı. Risâleyi okuyunca, ancak ahmakların inanacağı ön sözlerle, üç halîfeye kâfir dediklerini, Âişe-i Sıddîkayı “radıyallahü anh┠kötülediklerini gördüm. Yakınımızda bulunan talebeden zevallı birkaçının bu risâleyi okuyarak, öğündüklerini ve hükûmet adamlarına, hattâ sultânlara gönderdiklerini işitdim. Bu fakîr, konuşmalarımda ve derslerimde [ve (Mektûbât)daki birçok mektûblarımda] o bozuk yazılara, akla ve ilme dayanarak, cevâb vermekde, onların yanıldıklarına, doğru yoldan ayrıldıklarına herkesi inandırmakda isem de, müslimânlık gayretim ve hadîs-i şerîfdeki, (Fitneler, bid’atlar meydâna çıkıp eshâbıma dil uzatıldığı zemân, doğruyu bilen, bildiğini herkese bildirsin. Eğer bildirmezse, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, onun üzerine olsun! Allahü teâlâ, bu âlimin ne farzlarını, ne de nâfile ibâdetlerini hiç kabûl etmez) emri, bu konuşmalarımı [ve yazılarımı] kâfî göstermedi. Ciğerlerimin yanmasına su serpemedim. İçimin sızlamasını durduramadım. Onların maksadları yazılmadıkça, beklediğim fâidenin hâsıl olamıyacağını, âcizâne düşündüm. Her ihtiyâçlının yalvardığı, iyiliği bol, insanı çirkin, utanç verici şeylerden, ancak kendisi koruyan Allahü teâlâya sığınarak, Onun yardımına güvenerek, bu risâleyi yazmağa başladım. Allahü teâlâ sâhibimizdir. Herkesin yardımcısı ancak Odur. Başarı, Onun yardımı ile sağlanır. Doğru yola, Ondan istemekle varılır.

[Muhammed bin Ya’kûb Firûz-âbâdînin 729-816 [m. 1413 Yemende] (Kâmûs) adındaki lügat kitâbını, Ahmed Âsım efendi [1235 (m. 1820) de Üsküdar Nuh Kuyusunda] türkçeye çevirmişdir. Çok kıymetli lügatdır. Burada, (Şî’a ve şî’î, bir insanı kuvvetlendiren yardımcılarına denir. Râfıda ve Râfıdî de, terk eden, ayrılıp bırakan demekdir. Râfızîler Zeyd bin Zeynel’âbidîn Alî, imâmdır, dediler. Bunlar Zeyde, Ebû Bekr ile Ömere düşman ol, dedi. O da büyük dedem olan Resûlullahın sevdiği iyi kimselere düşmanlık edemem, dedi. Bunun üzerine Zeydin yanından ayrıldılar. Bunun için, bunlara Râfızî denildi) diyor. Râfızîler Alîyi “radıyallahü anh” seviyoruz. Onu sevmek için, Eshâb-ı kirâmın hepsine veyâ birkaçına düşman olmak lâzımdır, diyorlar. Bugün Îrânda bulunan, ilm adamı, aydın şî’îler, çok şükr böyle değildir. Ehl-i sünnete pek yakındırlar. Alevî kelimesi, üç yerde kullanılmışdır:

1- Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” her asrda bulunan torunlarına denirdi. Eski zemândaki kitâblarda, hazret-i Hasen veyâ Hüseynin çocuklarına Alevî denilmekdedir. Sonraları, hazret-i Hasenin çocuklarına, şerîf, hazret-i Hüseynin “radıyallahü anhüm┠çocuklarından olanlara, seyyid denildi.

2- Hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” sevenlere, Onun yolunu doğru ve iyi öğrenip, bu yol, Muhammed aleyhisselâmın yolu olduğu için, bu yolda gidenlere (Alevî) demek lâzımdır. Bu doğru yolda gidenler, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” hepsini sever. Bu yol, Ehl-i sünnetin gitdiği yoldur. Demek ki, asl, haklı olarak Alevî, Ehl-i sünnetdir.

3- Eshâb-ı kirâma düşman olanlar, yurdumuzdaki, temiz, müslimân Alevîleri aldatmak için kendilerine şimdi (Alevî) diyorlar. Bu güzel ismi maske olarak kullanıyorlar.]

Adı geçen risâlede diyor ki, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” âhirete teşrîf etdikden sonra, müslimânların reîsi, imâm-ı Alîdir “radıyallahü anh”. Her asrda da, başkanlık, Onun çocuklarının hakkıdır. Başka kimse hiçbir zemân, müslimânlara imâm [başkan] olamaz. Başkaları ancak zulm ile, bunların hakkına saldırmakla, bunlar da, kuvvetsiz olup, birşey diyemedikleri için, başa geçer. Şî’îler arasında, zemânla çeşidli fırkalar türedi ise de, başlıcası yirmi fırkadır. Ba’zıları birbirine kâfir demekde, kötülemekdedir. Biz, maksada başlamadan önce, meşhûr olan birkaç fırkalarını bildirelim ve inanışlarını, maksadlarını açıklıyalım. Böylece, iç yüzlerini herkes iyi anlasın ve doğru ile yanlış, hak ile bâtıl ayırd edilsin:

Ahmed Fârûkî diyor ki: Eshâb-ı kirâmı kötüliyenlerin birincisi, Abdüllah bin Sebe’dir.

Sonraki