Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


Bu cevâbları da za’îfdir. Çünki, hazret-i Alînin şâhidlik etdiğini bilenler ve red edenler, kendisi halîfe olduğu zemân ölmüşlerdi. Bundan başka, ba’zı imâmların Fedeki kabûl etmesi, hazret-i Alînin de çocuklarına menfe’at sağlamak için şâhidlik yapmış olduğunu, haricîleri düşündürmüşdü. Hattâ, tarlada, binâda ve bağ, bağçede, insan kendinden ziyâde, çocuklarının menfe’atlerini düşünür. Belki de, şâhidliğine leke kondurulmaması için, çocuklarına Fedekden istifâde etmeyiniz diye vasıyyet etmiş olabilir. Çocukları da, hem hazret-i Fâtımaya uymak, hem de bu gizli vasıyyeti yerine getirmek için, Fedeki kabûl etmemiş olabilirler, denildi.

4) Hazret-i Alînin Fedek bağçesini almaması, takıyye içindi. Şî’îlerin (Takıyye) yapması lâzımdır, dediler. Takıyye, sevmedikleri kimseler ile dost geçinmek demekdir.

Bu sözleri de, za’îfdir. Çünki, şî’îlere göre, imâm meydâna çıkıp, harb etmeğe başlayınca, takıyye yapması harâm olurmuş. Bunun içindir ki, hazret-i Hüseyn “radıyallahü teâlâ anh”, takıyye yapmadı. Hazret-i Alî, halîfe iken takıyye yapdı demeleri, harâm işledi demek olur.

Şî’î âlimlerinden ibni Mutahhir Hullî, (Menhecülkerâme) kitâbında diyor ki, (Fâtıma, Ebû Bekre, Fedekin kendisi için vasıyyet edilmiş olduğunu söylediği zemân, Ebû Bekr cevâb yazarak, şâhid istedi. Şâhid bulunmayınca, da’vâyı red eyledi.) Bu haber doğru ise, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” üzerinde olan, mîrâs, hediyye ve vasıyyet gibi, Fedek da’vâsı sâkıt olur. Hazret-i Ebû Bekre dil uzatacak sebeb kalmaz. Burada, akla iki şübhe gelmekdedir:

A — Hazret-i Fâtımanın mîrâs ve hediyye ve vasıyyet gibi da’vâları, hazret-i Ebû Bekrin yanında doğru çıkmadı ise de, hazret-i Fâtıma Fedeki istediği hâlde, hazret-i Ebû Bekr, neden Onun gönlünü yapmakdan çekindi ve bu hurmalığı Ona bağışlamadı? Böylece, arada kırıklık olmaz, dedikodulara yol açılmazdı. Bu iş tatlılığa bağlanmış olurdu.

Hazret-i Ebû Bekr, bunu çok düşündü ve çok arzû etdi ve çok sıkıldı. Eğer, hazret-i Fâtımanın mubârek gönlünü, bu yol ile hoş etmeğe karâr verseydi, dinde iki büyük yara açılırdı: Herkes, halîfe için, din işlerinde taraf tutuyor, hakkı değil de, gönül almağı düşünüyor, da’vâ kazanılmadığı hâlde, dostlarının dilediğini yapıyor. İşçilere, köylülere gelince, senedle, şâhidlerle da’vânın kazanılması için, taş sökdürüyor derlerdi. Öyle lâfların yayılması ise, dinde kıyâmete kadar sürüp gidecek karışıklığa yol açardı. Bundan başka, hâkimler, kâdîlar, halîfenin bu işini örnek alarak, gevşek davranırlar. Hükmlerinde taraf tutarlardı. İkinci yaraya gelince: Halîfe, Fedek bağçesini hazret-i Fâtımaya bağışlasaydı, Resûlullahın, sadakadır buyurarak mülkünden çıkarmış olduğu şeyi, tekrar Onun vârisinin mülküne sokmuş olurdu. Hâlbuki bir hadîs-i şerîfde, (Sadakayı geriye alan kimse, kusduğunu yiyen köpek gibidir) buyurulduğunu biliyordu. Bu korkunç işi bile bile hiç yapamazdı. Dinde hâsıl olacak bu iki yaradan başka, dünyâ işinde de, büyük bir sıkıntı başgösterecekdi. Hazret-i Abbâs ve Resûlullahın mubârek zevceleri de, hak arıyacaklar, herbiri, böyle bir bağçe veyâ çiftlik istiyeceklerdi. Hazret-i Ebû Bekr için, altından kalkılamıyacak bir yük olacakdı. Bütün bu felâketlere ve sıkıntılara yol açmamak için, hazret-i Fâtımanın gönlünü hoş edemedi. Çünki hadîs-i şerîfde, (Mü’minin başına iki belâ gelirse, hafîfini seçsin!) buyurulmuşdur. Hazret-i Ebû Bekr de böyle yapdı. Çünki, bu sıkıntı, giderilebilirdi. Nitekim düzeltildi. Hâlbuki, öteki yaralar kapatılamazdı. Din işleri karışır, bozulurdu.

B — İkinci şübheye gelince: Hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhüm┠arasındaki bu anlaşmazlık sona erdiğini, Sünnî kitâbları da, Şî’î kitâbları da bildirmekde ise de, Fâtımatüz-zehrâ kendi cenâzesinde hazret-i Ebû Bekrin bulunmasını niçin istemedi? Hazret-i Alînin, kendisini gece defn etmesini, niçin vasıyyet etdi?

Bunun cevâbında deriz ki, hazret-i Fâtımanın gece defn edilmeği vasıyyet etmesi, fazla örtünmesinden ve aşırı hayâsından dolayı idi. Nitekim, vefât edeceğine yakın (Ölünce beni erkekler arasına perdesiz çıkaracaklarını düşünerek çok utanıyorum) buyurmuşdu. O zemân kadınları tabutdan kefene sarılı olarak perdesiz çıkarmak âdet idi. Esmâ binti Ümeyr buyuruyor ki, (Habeşistanda iken hurma dallarını çadır gibi ördüklerini görmüşdüm, dedim. Hazret-i Fâtıma, (Bunu yanımda yap da göreyim) dedi. Yaparak gösterdim. Çok hoşuna gitdi ve güldü. Resûlullah vefât etdikden sonra, güldüğü hiç görülmemişdi. (Öldükden sonra, beni sen yıka, Alî de bulunsun. Başka kimse içeri girmesin) diye vasıyyet etdi). İşte bunun için hazret-i Alî, cenâzesine kimseyi çağırmadı. Bir habere göre, hazret-i Abbâs, Ehl-i beytden birkaç kişi ile cenâze nemâzını kılıp, gece defn etdiler. Başka haberlere göre, ertesi gün, Ebû Bekr Sıddîk, Ömer Fârûk ve birçok Sahâbî hasta ziyâreti için, hazret-i Alînin evine geldiler. Vefât edip defn edildiğini anlayınca, (Bize niçin haber vermedin? Nemâzını kılardık. Hizmetini görürdük) diyerek üzüldüklerini bildirdiler. Hazret-i Alî, kendisini erkeklerin görmemesi için, gece defn olunmasını vasıyyet etdiğini, vasıyyeti yerine getirmek için böyle yapıldığını söyliyerek özr diledi. (Faslülhitâb) kitâbında diyor ki: Ebû Bekr-i Sıddîk ve Osmân-ı Zinnûreyn ve Abdürrahmân bin Avf ve Zübeyr bin Avvâm, yatsı nemâzında mescidde idiler. Hazret-i Fâtıma ise, Resûlullahın vefâtından altı ay sonra Ramezân-ı şerîfin üçüncü salı gecesi akşamı ile yatsı arasında vefât etmişdi. Yirmi dört yaşında idi. Hazret-i Alînin teklîfi üzerine, hazret-i Ebû Bekr imâm olup, dört tekbîr ile nemâzını kıldırdı.

Hazret-i Ebû Bekrin defnde bulunmaması yukarıda bildirilen sebeblerden idi. Aralarında geçimsizlik olsaydı, cenâze nemâzını hazret-i Ebû Bekr kıldırmazdı. Sünnî ve şî’î kitâblarının birlikde bildirdiklerine göre, hazret-i Hüseyn, imâm-ı Hasenin cenâze nemâzını kıldırması için, hazret-i Mu’âviyenin Medîne-i münevveredeki vâlîsi olan Sa’îd bin Âs hazretlerine işâret eyledi. (Cenâze nemâzını emîrin kıldırması, dedemin sünneti olmasaydı seni imâm yapmazdım) dedi. Bundan anlaşılıyor ki, hazret-i Fâtıma, hazret-i Ebû Bekrin nemâzı kıldırmaması için vasıyyet etmemişdir. Eğer, cenâze nemâzını hazret-i Ebû Bekr kıldırmasın, diye vasıyyet etmiş olsaydı, hazret-i Hüseyn, hazret-i Fâtımanın vasıyyetine uymıyan bir hareketde bulunmazdı. Sa’îd bin Âs’ın imâm olmak için hazret-i Ebû Bekrden binlerle derece aşağı olduğu meydândadır. Dahâ altı ay önce, hazret-i Fâtımanın yüksek babası Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekri bütün Muhâcir ve Ensâra imâm yapmışdı. Hazret-i Fâtımanın, altı ay gibi kısa bir zemân içinde bunu unutacağı düşünülemez.

4 — (Biri gene hazret-i Resûlün bu ciğerpâresinin kaburga kemiklerini ve kolunu kırıyor. Bu da yetmiyormuşcasına kara yüzünü görmek istemiyen ve üzerine kapıyı kapatmak istiyen hazret-i Fâtıma anaya hücûm ederek bî’at etmezseniz evinizi yakacağım, yıkacağım, diyor. O mazlûm anayı kapı arasında sıkışdırarak, Muhsin ismi verilen ma’sûm-i pâkin zâyi’ine sebeb oluyor) diyor.

Bu yalanları Hasen Kusûrî (Dışlıklı Hasen efendi)nin Necm-ül-Kulûb ve Kumru adlı eserlerinden aldığını bildiriyor.

Bu iftirâlarla, müslimânların gözbebeği olan ve âyet-i kerîmeler ile medh-ü senâ buyurulan ve hadîs-i şerîflerle Cennete gideceği müjdelenen ve adâleti, şânı ve şerefi dünyâ târîhlerini dolduran, müslimânların yüce emîri, hazret-i Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh” efendimize karşı kalblerde dolu olan sevgi ve saygıyı sarsmağa yelteniyor. Sened olarak gösterdiği kimse, ne Ehl-i sünnet ve ne de şî’î âlimleri arasında bulunmadığı, iki eserin de ne oldukları belli olmadığı için, kalemimizi onlara bulaşdırmayacağız. Bu alçak yalanların cevâbını yine (Tuhfe) kitâbından dinliyelim:

Yalnız Ehl-i sünnet değil, şî’îler de hurûfîlerin bu yalanlarını şiddet ile red ediyorlar. Ancak, ayak tabakaları, soysuz, edebsiz birkaç sapık tarafından yayılmışdır, diyorlar. O sapıklar da (Evi yakmak istemişdi. Fekat bu işi yapmağa kalkışmadı) şeklinde yaydılar. Hâlbuki istemek kalbde olur. Bunu, Allahü teâlâdan başka kimse anlıyamaz. Eğer sapıklar, (Yakacağını söylememişdi, yakarım diye korkutmuşdu) demek istiyorsa, hazret-i Ömer, bu sözü ile birkaç kişiyi korkutmuşdur. Bunlar, hazret-i Fâtımanın evinin yanında toplanmışlardı. (Biz burada oldukça kimse bize bir şey yapamaz) demişlerdi. Bunlar, halîfe seçimini karışdırmak, fitne fesâd çıkarmak istiyorlardı. Hazret-i Fâtıma, bunların gürültüsünden çok sıkılmışdı. Fekat, başını çıkarıp oradan kovmağa edebi, hayâsı bırakmıyordu. Ömer-ül-Fârûk, oradan geçerken, bunları gördü ve anladı. Onları korkutmak için, (Evi başınıza yıkarım) dedi. Böyle söylemek, korkutmak için Arabistânda âdet hâlinde idi. Nitekim, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de nemâza gelmiyenleri, imâma uymıyanları irşâd için, (Eğer bu hâlden vazgeçmezlerse, evlerini başlarına yıkarım) buyurmuşdu. Hazret-i Ebû Bekr Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz tarafından nemâz için imâm yapılmışdı. Ba’zı kimseler, Ona uymamağı, cemâ’ate karışmamağı düşünmüşlerdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Onları böyle korkutmuşdu. Hazret-i Ömerin de böyle söylemesinde bir incelik vardır. Bundan başka, Mekke feth olunduğu gün, İbni Hatal adındaki bir kâfirin Peygamber efendimizi kötüliyen şi’rler söylediği bildirilmişdi. Kendisinin Kâ’be-i mu’azzamaya sığındığı, perdesinin altında saklandığı haber verildi. (Hiç çekinmeyiniz. Hemen orada öldürünüz!) buyuruldu. Allahü teâlânın dînine karşı gelenlerin, Allahın evine sığınması câiz olmayınca, nasıl olur da, hazret-i Fâtımanın dıvârına sığınabilirler? Hazret-i Fâtıma da, o sapıkların sığınmasından nasıl olur da üzülmez? Çünki, Resûlullahın o temiz kerîmesi “radıyallahü teâlâ anhâ”, Allahü teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmış idi. Sahîh haberlerden anlaşıldığına göre, hazret-i Fâtıma da, onların dağılmasını emr buyurmuşdu.

Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” şehîd edilince, hazret-i Alî halîfe olduğu zemân, birkaç kişi ortalığı karışdırmak için, Mekkeden Medîneye gitdiler. Mü’minlerin annesi olan hazret-i Âişenin evine sığınarak, hazret-i Osmânın kâtillerine kısâs yapılmasını istediler. Muhârebeye hâzır olduklarını bildirdiler. Bunların içinde Eshâb-ı kirâmdan kimse yokdu. Hazret-i Alî haber alınca, bunları orada öldürtdü. Bu işi yaparken, Resûlullahın muhterem zevcesine saygısızlık olacağını düşünmedi. Bu işde, Resûlullahın mubârek zevcesine olan saygısızlık yanında, hazret-i Ömerin korkutmak için söylediği söz, pek küçük kalmakdadır. Evet hazret-i Alî, yerinde bir iş yapmışdı. Bütün müslimânlara yayılacak fitne ve fesâdı önlerken, böyle küçük ve ince şeyleri gözetmesi lâzım olmazdı. Bunu gözetmek için fitneyi başlangıçda ezmeseydi, din ve dünyâ işleri karmakarışık olurdu. Hazret-i Fâtımanın evine saygı göstermek lâzım olduğu gibi, Resûlullahın muhterem zevcesine de saygı göstermek lâzım idi. Hazret-i Ömer, yalnız korkutmak için söylemişdi. Bir şey yapmamışdı. Hazret-i Alî ise, işlerin en ağırını yapdı. Hazret-i Ömerin sözü, hazret-i Alînin yapdığı işden çok hafîf olduğu hâlde, bu sözü için Onu kötülemek, te’assub ve inâddan başka bir şey olamaz. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimleri, hazret-i Alînin halîfe olduğunu ve milletin selâmeti için, hazret-i Âişenin hâtırını ve hurmetini gözetmediğini söylüyor. Ona dil uzatmağa izn vermiyor. Hurûfî yalanlarına göre ise, hazret-i Ebû Bekrin hilâfeti haksız olduğundan, Onu korumak için hazret-i Fâtımanın evine karşı saygıyı gözetmemek pek büyük günâh imiş. Bu sözleri, çok câhilce ve ahmakça bir düşünüşün ifâdesidir. Çünki, Ehl-i sünnete göre, iki hilâfet de hak üzeredir. Hem de, hazret-i Ömer, hazret-i Ebû Bekrin hilâfetini haklı biliyordu ve ortada hilâfeti kabûl etmiyen yokdu. İslâmın başlangıcında, din ve îmân fidanının henüz sürmeğe başladığı zemânda, bu haklı hilâfetin düzenini bozanların, fitne ve fesâd çıkarmak istiyenlerin öldürülmesi lâzım iken, hazret-i Ömerin söz ile korkutması niçin kötülenecek birşey olsun? Şuna da şaşılır ki, şî’î âlimlerinden birkaçı, Resûlullahın halasının oğlu Zübeyr bin Avvâm, hazret-i Ömerin korkutduğu gençler arasında idi diyor. Bunlar hiç düşünmiyorlar mı ki, hazret-i Ebû Bekrin hilâfetinde, Zübeyr bin Avvâmın fesâdcılar arasında bulunması, hiç kusûr olmuyor da, yine bu Zübeyrin hazret-i Osmânın kısâsını istediği zemân sert konuşması, öldürülmesine sebeb oluyor. Hazret-i Fâtımanın evinde fesâd hâzırlamak, fitneye kalkışmak hoş görülüyor da, Resûlullahın muhterem zevcesinin yanında hazret-i Osmânın kâtillerinden şikâyet etmek veyâ kısâslarını istemek niçin büyük suç sayılıyor? “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în”. Bu farklar, hep bozuk inanışlardan ileri gelmekdedir.

Nemâzı cemâ’at ile kılmanın fâidesi, insanın kendinedir. Cemâ’ati terk edenin hiçbir müslimâna zararı olmaz. Böyle olduğu hâlde, cemâ’ati terk edenleri, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, evlerini yıkmakla korkutdu. Hazret-i Ömerin, zararı bütün müslimânlara, hattâ başdan başa, bütün islâmiyyete yayılacak olan bir fitne ve fesâdı çıkaranların evlerini yakmakla korkutması niçin câiz olmasın? Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, hazret-i Fâtımanın evindeki perdelerden canlı resmleri çıkarılıncaya kadar içeri teşrîf etmedi. Hattâ, Kâ’be-i mu’azzama içindeki hazret-i İbrâhîmin ve hazret-i İsmâ’îlin olduğu söylenilen heykeller çıkarılmadıkça içeri girmedi. Hazret-i Fâtımanın muhterem ve mubârek evi yanında fesâd çıkarıldığını görünce, (Evi başınıza yıkarım) diye hazret-i Ömerin fesâdcıları korkutması neden suç olsun? Edebi gözeterek bu tehdîdi yapmamalı idi denilirse, mühim işler ve büyük tehlükeler karşısında, kimse edebi gözetemez. Çünki, hazret-i Alî “radıyallahü anh” da, hurmet edilmesi vâcib olan hazret-i Âişe-i Sıddîkaya karşı lâzım olan edebi gözetmemişdi. Görülüyor ki, hazret-i Ömeri, ma’sûm olan imâmın yapdığı işe uygun bir hareketinden dolayı kötülemek, Ona dil uzatmak, şî’î mezhebine göre de uygun olmamakdadır.

5 — (Zâlimler zulmüne devâm ediyorlar. Diğeri Resûlullahın yüzüne tüküren ağzı köpüklenmiş cibilliyetsiz üvey kardeşi Ukbe bin Velîdi vâlîlikle mükâfatlandırıyor. Bir tarafdan da, Resûlullahın sürgün eylediği kimseleri hilâfetin ikinci adamı mesâbesine çıkarıyor. Bütün bunların intikâmını hazret-i Hasen-i Müctebânın tabutuna ok atmak ve atdırmakla alıyor) diyor.

Burada da, Osmân-ı Zinnûreyne “radıyallahü anh” saldırmakdadır. Fekat, Ehl-i sünnetin boğazına geçirmek istediği ip, ayaklarına takılmakda, helâk olmakdadır. Şöyle ki, Resûlullahın yüzüne tüküren üvey kardeşi Ukbe bin Velîdi vâlî yapdı diye üçüncü halîfeye saldırırken, câhilliğini ortaya koymakdadır. Çünki, Resûlullahın mubârek yüzüne murdar salyasını fırlatan, Ebû Lehebin oğlu Uteybedir. Hazret-i Alînin amcası olan Ebû Leheb, Resûlullahın azılı düşmanı idi. (Tebbet yedâ) sûresi gelerek, kendisinin ve Resûlullahın kapısına dikenleri yığan karısı Ümmi Cemîlin Cehenneme gidecekleri bildirilince, büsbütün kudurdu. Oğulları Utbe ve Uteybeyi çağırdı. Resûlullahın kızlarını boşamalarını emr eyledi. Bu iki hâin, müşrik olduklarından, Resûlullahın dâmâdlığı gibi bir şerefi ellerinden çıkardılar. Uteybe, yalnız Ümm-i Gülsümü “radıyallahü anh┠boşamakla kalmadı. Resûlullahın huzûruna gelip, (Sana inanmıyorum. Seni sevmiyorum. Sen de beni sevmezsin. Onun için kızını boşadım) dedi. Resûlullahın üzerine saldırdı. Mubârek yakasından tutdu. Gömleğini yırtdı. Murdar salyasını akıtarak def’ oldu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de, (Yâ Rabbî! Bunun üzerine canavarlarından birini gönder!) buyurdu. Cenâb-ı Hak, Peygamberinin düâsını kabûl buyurdu. Habîs, Şâma giderken (Zerka) denilen bir yerde, bir gece, bir arslan gelip, kâfile içinde, koklıyarak bunu buldu. Yalnız bunu parçaladı. Bu alçaklar, o iki dilberi boşadıkları zemân dahâ düğünleri olmamış idi. Böylece Resûlullahı geçim sıkıntısına sokmak istemişlerdi. Fekat, hazret-i Osmân “radıyallahü anh”, bu fırsatdan istifâde edip, Utbenin boşadığı hazret-i Rukayyeyi kız olarak nikâh etmekle, Resûlullahın dâmâdı olmak şerefine kavuşdu. Hazret-i Osmân, çok güzeldi. Sarışın beyâzdı. Ebû Lehebin veledlerinden katkat dahâ zengin idi. Resûlullaha çok eziyyet edenlerden biri, Ukbe bin Ebî Muayt idi. Resûlullah mescid-i harâmda nemâz kılarken, bu habîs gelip, mubârek başına işkembeler koymuşdu. Bir kerre de hücûm ederek mubârek gömleği ile mubârek boğazını sıkmışdı. Oradan geçen hazret-i Ebû Bekr, (Benim Rabbim Allah diyeni mi öldürüyorsun?) diyerek, Resûlullaha yardım eyledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” orada bulunan kâfirlerin ismlerini sayarak, (Yâ Rabbî! Bunları azâb çukuruna doldur) buyurdu. Abdüllah ibni Mes’ûd buyuruyor ki, (Bedr gazâsında, bunların hepsi katl edilip, bir çukura doldurulduğunu gördüm. Yalnız Ukbe bin Ebî Muayt, o gazveden dönüşünde yolda katl edildi). Görülüyor ki, Resûlullaha “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” çok işkence eden Uteybe ve Ukbe kâfirleri, halîfeler zemânlarına yetişmemişlerdi. Önceden Cehenneme gitmişlerdi. Bunları vâlî yapdı demek, büyük câhilliğin ifâdesidir.

Evet, hazret-i Mu’âviye “radıyallahü teâlâ anh”, kardeşi Utbenin oğlunu Medîneye vâlî yapmışdı. Fekat, Onun adı Velîd bin Utbe idi. Velîd, elliyedi senesinde vâlî olunca, hazret-i Hüseyne ve başka Sahâbîye çok saygı gösterdi. Hattâ, Yezîd, halîfe olunca, Medînede kendine bî’at edilmesini sıkı emr etdiği hâlde, bunu sağlıyamadığı ve hazret-i Hüseyni serbest bırakdığı için, Velîdi azl etmişdi.

Sonbehâr mecmû’asındaki bu yazının, hazret-i Osmâna “radıyallahü teâlâ anh” atılan bir taş olduğu meydândadır. Çünki, hazret-i Osmân, üvey kardeşi, ya’nî ana bir kardeşi olan Velîdi Kûfe emîri yapmışdı. Fekat bu yazarın dediği gibi, Ukbe bin Velîd değildir. Velîd bin Ukbe idi. Ya’nî Ukbe kâfirinin oğlu idi. Bunun adını tersine yazmakdadır. Bu Velîd, Mekkenin fethinde îmâna geldi. Alçak işi yapan, bu değildi. Resûlullah, dokuzuncu yılda, bunu Benî Mustalık zekâtını toplamağa me’mûr etmişdi. Yazarın, ismleri karışdırdığını kabûl ederek, buna da cevâb verelim.

Sâ’d ibni Ebî Vakkâs “radıyallahü anh” Beytülmâl me’mûru olan Abdüllah ibni Mes’ûddan “radıyallahü anh” ödünç mal almışdı. Bunu ödiyemedi. Bu iş, Küfe şehrinde ağızdan ağıza yayıldı. Halîfe Osmân “radıyallahü anh”, bunu işitince, Sâ’d hazretlerini emîrlikden azl etdi. Yerine, güvendiği Velîdi getirdi. Velîd, iyi bir idâreci idi. Küfedeki dedikodulara son verdi. Kendini halka sevdirdi. Azerbaycân halkı isyân etdi. Velîd, asker topladı. Birliklere kuvvetli emîrler ta’yîn etdi. Askerin içinde, Medayn emîri olan Huzeyfe-i Yemânî hazretleri de vardı. Velîd, kendisi idâre ederek isyânı basdırdı. Kâfirlerle de gazâ edip, çok ganîmet aldı. Büyük bir rum ordusunun Sivas ve Malatyaya doğru geldiği işitildi. Velîd, Şâm askerine Irakdan yardım gönderdi. Anadoluda çok yerler feth olundu. Hicretin otuzuncu yılında, Velîdi çekemiyenler, şerâb içiyor diye, Abdüllah ibni Mes’ûd hazretlerine şikâyet etdiler. O da, (Biz günâhı açık olmıyan kimse ile uğraşmayız) buyurdu. Halîfeye de şikâyet etdiler. Hazret-i Osmân Velîdi Medîneye çağırdı. Araşdırdı. Şerâb içdiği anlaşıldı. Had cezâsı vuruldu. Yerine Sa’îd bin Âs ta’yîn edildi. Velîdi, hazret-i Ömer de vaktîle Cezîrede me’mûr yapmışdı. Hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anh” vâlîleri üzerinde aşağıda geniş bilgi vereceğiz. Hazret-i Hasenin tabutuna ok atdırdılar, iftirâsı ise, Ehl-i sünnet düşmanı olan hurûfîlerin kuyruklu yalanlarındandır. Bunun doğrusunu, (Kısas-ı Enbiyâ) kitâbı şöyle anlatıyor:

Sonraki