Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


TEVHÎD DÜÂSI

Yâ Allah, yâ Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ afüvvü yâ Kerîm, fa’fü annî verhamnî yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Allahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i ve ümmehât-i zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-üstâdî Abdülhakîm-i Arvâsî ve lil mü’minîne vel mü’minât yevme yekûmülhisâb. “Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.”

DİN ADAMI BÖLÜCÜ OLMAZ

Bu kitâbda, din adamı olarak ortaya çıkan, Mısrlı Reşîd Rızâ adındaki bir mezhebsizin, (İslâmda birlik ve mezheblerin telfîkı)nı savunan (Muhâverât) ismindeki kitâbında, islâm âlimlerine “rahime-hümullahü teâl┠karşı yazdığı yalan ve çirkin iftirâlara cevâb verilmekdedir:

1 — Kitâbı türkçeye terceme eden Hamdi Akseki, eklemiş olduğu önsözünde, (Asr-ı se’âdetde, gerek îmân ve gerekse amel ile alâkalı hükmlerde görüş ayrılıkları meydâna gelmemişdir) diyor. Birkaç satır sonra da, (Nass olmıyan yerlerde, Eshâb kendi ictihâdı ile hükm ediyordu) diyerek, yukarıdaki sözünü çürütmekdedir. Doğrusu da budur. Açık nass bulunmıyan işlerde Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kendi ictihâdları ile hükm çıkarmışlar, böyle hükmlerinde ayrılıklar olmuşdur.

2 — Hamdi Akseki, yine bu önsözünde, (Birinci ve ikinci asrda, halk mu’ayyen bir mezhebi taklîd etmiyor. Belli bir imâmın mezhebine girmiyorlardı. Yeni bir hâdise meydâna gelince de, şu veyâ bu mezheb demeksizin, hangi müftîye rast gelirlerse, ona sorup müşkillerini çözerlerdi. İbni Hümâm (Tahrîr) kitâbında böyle demekdedir) diyor. Bu sözü de, âlimlerin bildirdiklerine uymamakdadır. (Eşedd-ül-cihâd) kitâbının onaltıncı sahîfesinde, İbni Emîr Hac’ın, (Hocam İbni Hümâm, (vefâtı 861 [m. 1457]), müctehid olmıyanların dört mezhebden birini taklîd etmesi lâzımdır dedi) dediği yazılıdır. İbni Nüceym-i Mısrî, (vefâtı 970 [m. 1563]) (Eşbâh) kitâbında, ikinci nev’in birinci kâ’idesinde, ictihâdı anlatırken diyor ki, (İbni Hümâmın (Tahrîr) kitâbında açıkça bildirdiği üzere, dört mezhebden birine uymıyan işin bâtıl olduğu, sözbirliği ile bildirilmişdir). Büyük âlim Abdülganî Nablüsî “rahimehullahü teâl┠(Hulâsat-üt-tahkîk) kitâbında, İbni Hümâmın bu yazısını bildirerek, (Bundan anlaşılıyor ki, dört mezhebden başkasını taklîd etmek câiz değildir. Bugün, Muhammed aleyhisselâmın dînine uymak, yalnız bu dört mezhebden birini taklîd etmekle oluyor. (Taklîd), başkasının sözünü delîlini araşdırmadan kabûl etmek demekdir. Bu da, kalb ile niyyet etmekle olur. Niyyet etmeden yapılan iş bâtıl olur. Delîlini anlamak, müctehidin vazîfesidir. Mukallidin, her işde, dört mezhebden birini taklîd etmesi lâzımdır. Âlimlerin çoğuna göre, çeşidli işlerde, dört mezhebden dilediğini taklîd etmesi câizdir. (Tahrîr) kitâbı da, böyle yazmakdadır. Fekat, bir mezhebe göre başlamış olduğu bir işi bu mezhebe göre bitirmesi lâzım olduğu, sözbirliği ile bildirilmişdir. Ya’nî bu işi kolay yapabilmek için, başka mezhebleri karışdıramaz. [Otuzüçüncü maddeye bakınız!]. Bir mezhebi taklîde başlayınca, zarûret olmadıkça, hiçbir işinde, başka mezhebi taklîd etmemeli diyen âlimler de vardır) demekdedir.

Din imâmlarının birbirlerinin mezheblerine uygun ibâdet yapmaları, dinde reformcuların zan etdikleri gibi, o mezhebe uymak değildir. Kendinin o iş için o andaki ictihâdına uyarak böyle yapdılar. Müctehidlerin böyle yapdıklarını ileri sürerek, herkes böyle yapardı demek doğru olmaz. Hakîkî bir misâl vermeden, bu sözü söylemek bir din adamına yakışmaz.

3 — Yine bu önsözünde, (Sonradan din perdesine bürünerek ortaya çıkan siyâsî çekişmeler, mezheblerde olan asl maksadı unutdurdu) diyor. Bu sözü, hiç afv edilemiyecek büyük ve çok çirkin bir hatâdır. Mezhebden çıkanların, mezhebleri bozmağa kalkışanların kabâhatlerini fıkh âlimlerine yüklemekdedir. Dört mezhebin çok eskiden ve yeni basılan kitâbları meydândadır. Mezheb imâmının ictihâdını değişdirecek hiçbir yazı, hiçbir fetvâ, hiçbir kitâbda yokdur. Abduh ve onun çömezleri gibi dinde reformcular, elbet bu âlimlerin dışındadırlar. Mezhebleri çığırından çıkarmak isteyenler, bunlardır. Fekat, bunların hiçbir sözü, mu’teber fıkh kitâblarında mevcûd değildir. Fıkh kitâbı, fıkh âlimlerinin kitâblarına denir. Câhillerin, mezhebsizlerin ve (fen yobazı) olan dinde reformcuların ve dîni siyâsete karışdıran (din yobazları)nın kitâblarına, fıkh kitâbı denilmez. Bunların bozuk yazılarını ileri sürerek, fıkh âlimlerine leke sürülemez.

4 — Yine bu önsözünde, (Mezheb imâmlarının hepsi, bizi taklîd etmeyin. Delîlimizi alın. Neye dayanarak söylediğimizi bilmiyenler için sözümüzle amel etmek câiz değildir demişlerdir) demesi de şaşılacak birşey, hiç afv olunmıyacak bir yalandır. Bu sözleri mezheb imâmları değil, mezhebsizler böyle söylemekdedir. Mezheb imâmları, (Mukallide müctehidin delîllerini bilmek lâzım değildir. Onun için delîl, mezheb imâmının sözleridir) demişlerdir.

5 — Kitâbın yazarı, Mısrlı Reşîd Rızâ, arabî olan önsözünde, (İnsanlık tekâmül ederek, zemânın gelişmesi ile aklları değişdi) diyor. Bu sözü, masonların tekâmül inanclarının bir ifâdesidir. İlk insanların aklları az imiş. Şimdiki kâfirler çok akllı imiş. Bu sözü ile, ilk Peygamberlere ve sahâbîlerine aklsızlık isnâd ediyor. Böyle inanan, kâfir olur. Âdem, Şit, İdris ve Nûh ve dahâ nice Peygamberler “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, ilk insanlardan idi. Hepsi de, şimdiki insanların hepsinden dahâ akllı idiler. Hadîs-i şerîf, her asrın kendinden önceki asrdan dahâ kötü olacağını bildiriyor. Reşîd Rızânın bu sözü, bu hadîse de ters düşmekdedir.

6 — Yine önsözünde, (Târîhi aç da, Ehl-i sünnet, Şî’a ve Hâricîler arasında, hattâ Ehl-i sünnet mezhebinde olanlar arasında meydâna gelen döğüşmeleri oku! Şâfi’îlerle Hanefîler arasındaki düşmanlık, moğolların müslimânlar üzerine hücûm etmesine sebeb oldu) diyor.

Mezhebsizler ve dinde reformcular, Ehl-i sünnetin dört mezhebine saldırabilmek için, hîle yoluna sapıyorlar. Bunun için, Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîfde bildirilen yetmişiki fırkanın Ehl-i sünnete saldırılarını, çıkardıkları kanlı olayları yazıyorlar. Sonra da, Ehl-i sünnetin dört mezhebi birbiri ile döğüşdüler diyerek, alçakça yalan söyliyorlar. Hâlbuki, hiçbir zemânda ve hiçbir yerde Şâfi’îlerle Hanefîler arasında tek bir çatışma olmamışdır. Nasıl çatışırlar ki, ikisi de Ehl-i sünnetdir. İkisi de aynı şeylere inanmakdadırlar. Birbirlerini hep sevmişler, yardımlaşmışlar, hep kardeşçe yaşamışlardır. Birbirleri ile döğüşdüler diyen mezhebsizler, bir misâl verebilseler ya! Veremezler. Misâl olarak, Ehl-i sünnetin dört mezhebinin elele vererek, mezhebsizlerle yapdıkları cihâdları yazıyorlar. Müslimânları, bu yalanlarla aldatmağa çalışıyorlar. Şî’î ismi ile, Ehl-i sünnet olan Şâfi’î ismi birbirine benzediği için, Hanefîlerin mezhebsizler ile yapdıkları savaşları yazarak, Hanefîler, Şâfi’îlerle çatışdı diyorlar. Mezhebsizler, bir mezhebi taklîd eden müslimânları kötülemek için, ilmî kelimelere yanlış ma’nâ vererek iftirâ ediyorlar. Meselâ, mezheb bilgilerini açıklamağa ve bunları isbât etmeğe (Te’assub) diyorlar. Papasların yazdığı (Müncid) lugat kitâbını da kendilerine şâhid göstererek, (Te’assub, ilmî, dînî ve aklî olmıyan âmillerin te’sîri altında bir görüşe bağlanmakdır) diyorlar. Te’assub, mezheb gavgalarına sebeb oldu diyorlar. Hâlbuki islâm âlimlerine “rahimehümullahü teâl┠göre te’assub, haksız yere düşmanlık etmek demekdir. Ya’nî, bir mezhebe bağlanmak, bu mezhebin, sünnete ve râşid halîfelerin sünnetlerine uygun olduğunu savunmak, te’assub değildir. Hak olan başka mezhebleri kötülemek te’assubdur. Dört mezhebi taklîd edenler, hiçbir zemân böyle te’assub yapmadı. Hiçbir asrda mezheb te’assubu olmadı.

Yetmişiki bâtıl, sapık fırkanın hepsine (Bid’at ehli) ve (Mezhebsiz) denir. Bu mezhebsizler, Emevî ve Abbâsî halîfelerini Ehl-i sünnetin hak yolundan ayırmağa çalışdılar. Bunu başaranlar, kanlı hâdiselere sebeb oldular. Mezhebsizlerin sebeb oldukları bu zararları önlemek için islâm âlimlerinin halîfelere nasîhat vermelerine, onları Ehl-i sünnetin dört mezhebinden birini taklîd etmeğe çağırmalarına mezheb te’assubu demek, islâm âlimlerine karşı çirkin bir iftirâdır. Biraz arabî öğrenmiş birinin, târîh kitâblarını karışdırıp, tesâdüf etdiği çeşidli hâdiseleri, kendi açısından değerlendirmesi, bunları mezheb te’assubunun zararlarına vesîka olarak gençlerin önüne sürmesi, dört mezhebe saldırmanın yeni bir taktiği oldu. Dört mezhebe karşı olanlardan bir kısmı, kendilerini haklı göstermek için, ben mezheblere karşı değilim. Mezheb te’assubuna karşıyım diyorlar. Fekat, te’assuba yanlış ma’nâ vererek, mezheblerini savunan fıkh âlimlerine saldırıyorlar. İslâm târîhindeki kanlı hâdiselere bunlar sebeb oldu diyorlar. Böylece, gençleri mezhebsiz yapmağa uğraşıyorlar.

(Kâmûs-ül a’lâm)da diyor ki, (Selçûkî sultânlarından Tuğrul beğin vezîri Amîd-ül-mülk Muhammed Kündürî, [mu’tezîle mezhebinde idi. Ehl-i sünnet mezhebine] minberlerde la’net okutmak için fermân çıkarmış, bunun için Horasandaki âlimlerin çoğu başka yerlere hicret etmişlerdir). İbni Teymiyye (vefâtı 728 [m. 1327]) gibi mezhebsizler, bu hâdiseyi, (Hanefîler ile Şâfi’îler birbirlerine düşmüş, minberlerde Eş’arîlere la’net edilmiş) şekline sokdular. Bu yanlış yazıları, vesîka olarak etrâfa yayıyorlar. İmâm-ı Süyûtînin (vefâtı 911 [m. 1505]) kitâblarından da yanlış tercemeler yaparak gençleri aldatıyorlar. Ehl-i sünnetin dört mezhebini yıkarak, mezhebsizliği yaymağa çalışıyorlar.

Mezheb te’assubundan islâm târîhinde kardeş gavgaları olmuş, bunun misâllerinden biri de şu imiş: Hicrî 617 târîhinde Rey şehrini ziyâret eden Yâkût, burasının da harâb olduğunu görünce, rast geldiği kimselere, bunun sebebini sormuş. Hanefîler ile Şâfi’îler arasında te’assub başgösterdi. Harb başladı. Şâfi’îler gâlib geldi. Şehr harâb oldu demişler. Bunlar, Yâkûtun (Mu’cem-ül-büldân) kitâbında yazılı imiş. Hâlbuki, Yâkût-i Hamevî, bir târîhci değildir. Rum çocuğu idi. Esîr alınıp, Bağdâdda bir tüccâra satılmışdı. Efendisinin işlerini görmek için, çeşidli şehrlere gitdi. Efendisinin vefâtından sonra, kitâb ticâreti yapdı. Gitdiği yerlerde gördüklerini, işitdiklerini yazarak, (Mu’cem-ül-büldân) kitâbını meydâna getirdi. Bunun ticâretinden de çok kazanc sağladı. Rey şehri, Tahranın beş kilometre cenûbunda olup, şimdi harâbe hâlindedir. Hicretin yirminci senesinde hazret-i Ömerin emri ile Urve bin Zeyd-i Tâî “rahime-hümallahü teâl┠tarafından feth olunmuşdu. Ebû Ca’fer Mensûr zemânında i’mâr edilmiş, büyük âlimlerin kaynağı ve medeniyyet merkezi olmuşdu. 616 senesinde Cengiz kâfiri, bu islâm şehrini de, tahrîb ve ehâlîsini şehîd ve kadınları, çocukları esîr etdi. Yâkûtun gördüğü harâbeleri, bir sene önce Moğol ordusu meydâna getirmişdi. Yâkûtun sorduğu mezhebsizler, bu cinâyeti, Ehl-i sünnete yüklemiş, Yâkût da, buna inanmışdı. Bu da, Yâkûtun târîhci değil, câhil bir turist olduğunu göstermekdedir. Mezhebsizler ve dinde reformcular, dört mezhebden birini taklîd edenleri ve yüce fıkh âlimlerini kötülemek için, ilmî ve târihî vesîka bulamayınca, acem hikâyelerine dayanan yazılarla ve sözlerle saldırmakdadırlar. Böyle hikâyeler, Ehl-i sünnet âlimlerinin üstünlüklerini, kıymetlerini sarsmaz. Aksine, mezhebsiz din adamlarının câhil ve sapık olduklarını ortaya koymakdadır. Din adamı değil, din düşmanı olduklarını göstermekdedir. Din adamı görünüp, müslimânları aldatmak, böylece dört mezhebi içerden yıkmak gayretinde oldukları anlaşılıyor. Dört mezhebi yıkmak, Ehl-i sünneti yıkmakdır. Çünki, Ehl-i sünnet, amelde dört mezhebe ayrılmışdır. Bu dört mezhebden başka Ehl-i sünnet yokdur. Ehl-i sünneti yıkmak da, islâmiyyeti yıkmak, Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlâdan getirdiği hak dîni, islâm dînini yıkmakdır. Çünki, (Ehl-i sünnet) demek, Eshâb-ı kirâmın yolunda giden hakîkî müslimânlar demekdir. Eshâb-ı kirâmın yolu, Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Eshâbım gökdeki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz) hadîs-i şerîfinde, Eshâb-ı kirâma uymamızı emr buyuruyor.

Uymak, tâbi’ olmak, iki dürlü olur: Biri, i’tikâdda, ya’nî îmânda, ya’nî inanmakda uymakdır. İkincisi, yapılacak işlerde uymakdır. Eshâb-ı kirâma uymak, inanılacak şeylerde uymak demekdir. Onlar gibi îmân etmek demekdir. Eshâb-ı kirâm gibi îmân eden müslimânlara (Ehl-i sünnet) denir. Amelde, ya’nî yapılacak ve sakınılacak işlerin herbirinde Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsine uymak lâzım değildir. Buna imkân da yokdur. Her işi Eshâb-ı kirâmın nasıl yapdıkları bilinemiyor. Çok işler de, Eshâb-ı kirâm zemânında yokdu. Sonradan meydâna çıkdılar. Ehl-i sünnetin reîsi, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir “rahmetullahi aleyh”. Dört mezheb de, İmâm-ı a’zamın Eshâb-ı kirâmdan öğrenip söylediği gibi inanmakdadır. İmâm-ı a’zam, Eshâb-ı kirâmdan birkaçını gördü. Çok şeyleri bunlardan işitip öğrendi. Çok şeyleri de, hocaları vâsıtası ile öğrendi. İmâm-ı Şâfi’înin ve imâm-ı Mâlikin, inanılacak ba’zı şeyleri değişik söylemeleri, İmâm-ı a’zamdan ayrılmak değildir. İmâm-ı a’zamdan işitdiklerini öyle anlamışlar. Anladıkları gibi bildirmişlerdir. Sözlerinin aslı birdir. Anlatmaları farklıdır. Dördüne de inanırız. Dördünü de severiz.

Dinde reformcuların büyük bir kurnazlığı, inanılacak şeylerdeki ayrılığın kötülüğünü yazarak, bu kötülüğü, dört mezhebin ayrılığına bulaşdırmağa çalışmalarıdır. Îmânda parçalanmak, çok fenâdır. Îmânda Ehl-i sünnetden ayrılan, yâ kâfir olur. Yâhud, bid’at sâhibi, sapık, mezhebsiz olur. Bunun ikisinin de Cehenneme gidecekleri, Peygamberimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîflerinde bildirildi. Kâfir, Cehennemde, sonsuz kalacakdır. Bid’at sâhibi ise, Cehennemde azâb çekdikden sonra, çıkıp Cennete gidecekdir.

Müslimân görünüp de, Ehl-i sünnetden ayrılanlardan kâfir olanlar da, iki kısmdır: Biri, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere ma’nâ verirken, kendi akllarına, görüşlerine o kadar bağlı kalmışlar ki, yanılmaları, kendilerini küfre sürüklemişdir. Kendilerini doğru yolda sanmakda, hâlis müslimân olduklarına inanmakdadırlar. Îmânlarının gitdiğini anlıyamamışlardır. Bunlara (Mülhid) denir. İkincileri, islâmiyyete zâten inanmazlar. İslâm düşmanıdırlar. Müslimânları aldatıp, dîni içerden yıkmak için müslimân görünürler. Yalanlarını, iftirâlarını dîne karışdırmak için âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere ve fen bilgilerine, yalan yanlış, bozuk ma’nâlar verirler. Bu sinsi kâfirlere (Zındık) denir. Mısrdaki mason din adamları ve yeni türeyen (sosyalist müslimânlar) böyledir. Bu zındıklara (Fen yobazı) ve (Dinde reformcu) da denir.

Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, îmânda parçalanmanın, fırkalara ayrılmanın kötü olduğunu bildiriyor. Bu bölünmeyi şiddet ile yasaklıyor. Tek îmânda birleşmeği emr ediyor. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde yasaklanan bölünme, îmânda bölünmekdir. Zâten, bütün Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” bildirdikleri îmân aynıdır. İlk Peygamber Âdem aleyhisselâmdan son insana kadar bütün mü’minlerin îmânları hep aynıdır. Zındıklar ve mülhidler, îmânda parçalanmayı kötüleyen, yasaklıyan âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri ele alıp, bunların, Ehl-i sünnetin dört mezhebini bildirdiklerini iddi’â ediyorlar. Hâlbuki, dört mezhebin ayrılmasını Kur’ân-ı kerîm emr ediyor. Bu ayrılığın, Allahü teâlânın mü’minlere rahmeti, ihsânı olduğunu hadîs-i şerîfler bildiriyor.

Sonraki