Nasıl Aranır?
Nasıl Aranır?
İçindekiler
İçindekiler
Sonraki sayfa
Sonraki sayfa
Önceki sayfa
Önceki sayfa
Sonraki isabet
Sonraki İsabet
Önceki isabet
Önceki İsabet
Bu kitabı ara
Ara
Ana Sayfa
Ana Sayfa


İMÂM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE “rahmetullahi teâlâ aleyh”

(Kâmûs-ül-a’lâm)da diyor ki:

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin adı Nu’mândır. Babasının adı Sâbit, dedesinin adı da Nu’mândır. Ehl-i sünnetin dört büyük imâmının birincisidir. İmâm, derin âlim demekdir. Muhammed aleyhisselâmın parlak olan dîninin büyük bir direğidir. Acemistan ileri gelenlerinden birinin soyundandır. Dedesi, islâm dînini kabûl etmişdi. Seksen (80) senesinde Kûfe şehrinde doğdu. Eshâb-ı kirâmdan “aleyhimürrıdvân” Enes bin Mâlik ve Abdüllah bin Ebî Evfâ ve Sehl bin Sa’d Sâidî ve Ebüttufeyl Âmir bin Vâsile zemânlarına yetişmişdir. Fıkh ilmini Hammâd bin Ebî Süleymândan öğrendi. Tâbi’înden birçok büyük zâtlarla ve imâm-ı Ca’fer Sâdıkla sohbet etdi. Çok hadîs-i şerîf ezberledi. Mezheb imâmı olmasaydı, büyük bir hakîm olacak şeklde yetişdi. Üstün bir aklı ve herkesi şaşırtan keskin zekâsı vardı. Fıkh ilminde, az zemânda, eşi, ortağı olmayan bir dereceye yükseldi. Adı, şöhreti dünyâya yayıldı.

Emevîlerin, ondördüncü ve son halîfesi olan Mervân bin Muhammed, Mervân bin Hakemin torunu olup, 132 [m. 750] de Mısrda katl olunmuşdur. Beş sene halîfelik yapmışdır. Bunun zemânında, Irak vâlîsi olan Yezîd bin Amr, kendisine, Kûfe mahkemesi hâkimliğini teklîf etdi ise de, zühd ve takvâsı ve vera’ı da, ilmi ve zekâsı gibi son derece çok olduğundan kabûl etmedi. İnsanlık dolayısı ile kulların hakkını gözetmede kusûr etmesinden korkdu. Yezîdin emri ile başına yüzon kamçı vuruldu. Mubârek başı, yüzü şişdi. Ertesi gün İmâmı çıkarıp, tekrâr teklîf edip sıkışdırdı. (Danışayım) buyurup izn aldı. Mekke-i mükerremeye gidip, beş altı sene orada kaldı.

Yüzelli 150 [m. 767] senesinde, Abbâsî halîfesi Ebû Ca’fer Mansûrun emr etdiği temyîz başkanlığını kabûl etmediği için, zindana atıldı. Kamçı ile döğüldü. Hergün on kamçı artdırılarak döğüldü. Kamçı sayısı yüz olduğu gün, şehîd oldu. Selçûkî pâdişâhlarından sultân Melikşâhın vezîrlerinden Ebû Sa’d Muhammed bin Mensûr Hârezmî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Ebû Hanîfe hazretlerinin mezârı üzerine mükemmel bir türbe yapdı. Sonra, Osmânlı pâdişâhları, bu türbeyi çok def’a ta’mîr ve tezyîn eyledi. Melikşâh “rahmetullahi teâlâ aleyh”, üçüncü Selçûkî sultânı olup, Alparslanın oğludur [447-485].

Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fıkh ilmini ilk olarak kollara ayırmış, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış ve (Ferâiz) ve (Şürût) kitâblarını yazmışdır. Fıkhdaki çok geniş bilgisini ve hele kıyâsdaki hârikulâde kuvvetini ve zühd ve takvâdaki ve hilm ve salâhdaki, akllara hayret veren üstünlüğünü bildiren kitâbları, sayılamıyacak kadar çokdur. Talebesi pek çok olup, içlerinden büyük müctehidler yetişmişdir.

Hanefî mezhebi, Osmânlı devleti zemânında her yere yayıldı. Devletin resmî mezhebi gibi oldu. Bugün, dünyâ yüzünde bulunan Ehl-i islâmın yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pek çoğu, Hanefî mezhebine göre ibâdet etmekdedir. (Kâmûs-ül a’lâm)ın yazısı temâm oldu.

(Mir’ât-ül-kâinât) kitâbında diyor ki:

İmâm-ı a’zamın dedeleri, Îranın Fâris denilen şehrindendir. Babası Sâbit, Kûfede imâm-ı Alî ile “radıyallahü anh” buluşup, İmâm, buna ve evlâdına hayrlı düâ buyurmuşdu. İmâm-ı a’zam, Tâbi’înin büyüklerinden olup, Eshâb-ı kirâmdan Enes bin Mâliki “radıyallahü teâlâ anh” ve dahâ üç veyâ yedisini gördü. Bunlardan hadîs-i şerîfler öğrendi.

İmâm-ı Hârizmînin Ebû Hüreyreden isnâd-ı muttasıl ile haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Ümmetimden Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. Bu, kıyâmet günü, ümmetimin ışığı olacakdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Nu’mân bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dînini ve benim sünnetimi canlandıracakdır) ve (Her asrda, ümmetimden yükselenler olacakdır. Ebû Hanîfe, zemânının en yükseğidir) buyuruldu. Bu üç hadîs-i şerîf, (Mevdû’ât-ül-ulûm) kitâbında ve (Dürr-ül-muhtâr)da da yazılıdır. (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecekdir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dînini, onun eli ile canlandırır) hadîs-i şerîfleri meşhûrdur.

[(Dürr-ül-muhtâr)ın önsözünde diyor ki, (Hadîs-i şerîfde, (Âdem aleyhisselâm benimle öğündüğü gibi, ben de ümmetimden, ismi Nu’mân ve künyesi Ebû Hanîfe olan biri ile öğünürüm. O, ümmetimin ışığıdır) buyuruldu. Bir hadîs-i şerîfde, (Peygamberler benimle öğünürler. Ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven, beni sevmiş olur. Ona düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfler büyük âlim Ebülleys-i Semerkandî hazretlerinin (Mukaddime) kitâbında ve bunun şerhi (Tekaddüme) kitâbında da yazılmışdır. Gaznevînin (Mukaddime) adındaki fıkh kitâbının önsözünde İmâm-ı a’zamı öven hadîs-i şerîfler yazılıdır. Bunun şerhi olan (Diyâ-i ma’nevî) kitâbında kâdî Ebülbekâ buyuruyor ki, Ebülferec Abdürrahmân İbnülcevzî, Hatîb-i Bağdâdîye uyarak, bu hadîslere mevdû’ demiş ise de, bu sözü te’assubdur. Çünki bu hadîsler çeşidli yollardan gelmişdir). İbni Âbidîn (Dürr-ül-muhtâr)ı şerh ederken, bunların mevdû’ olmadığını isbât ediyor. Bu arada, İbni Hacer-i Mekkî hazretlerinin (Hayrât-ül-hisân) kitâbındaki şu hadîs-i şerîfi de bildiriyor: (Dünyânın zîneti, yüzelli senesinde kaldırılır). Hicretin beşyüzaltmışikinci 562 [m .1166] senesinde vefât eden büyük fıkh âlimi Şems-ül-eimme Abdülgaffâr Kerderî, (Bu hadîs-i şerîfin, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfeyi bildirdiği açıkdır. Çünki, yüzelli senesinde vefât etmişdir) dedi. Buhârî ve Müslimin bildirdikleri hadîs-i şerîfde, (Îmân Zühre yıldızına gitse, Fâris oğullarından biri, onu alıp getirir) buyuruldu. Şâfi’î mezhebi âlimlerinden İmâm-ı Süyûtî buyuruyor ki, (Bu hadîsin, İmâm-ı a’zamı gösterdiği sözbirliği ile bildirilmişdir). Nu’mân Âlûsî (Gâliyye)de, bu hadîsin Ebû Hanîfeyi gösterdiğini, dedesinin Fâris cinsinden olduğunu yazmakdadır. Hanbelî âlimlerinden allâme Yûsüf, (Tenvîr-üs-sahîfe) kitâbında, Endülüsde Lizbon kâdîsı hâfız allâme Yûsüf ibni Abdülberrden alarak diyor ki, (Ebû Hanîfeye dil uzatmayınız ve ona dil uzatanlara inanmayınız! Allaha yemîn ederim ki, ondan dahâ üstün, ondan dahâ vera’ sâhibi ve ondan dahâ bilgili kimse bilmiyorum. Hatîb-i Bağdâdînin sözlerine aldanmayınız! Onun, âlimlere karşı te’assubu vardır. Ebû Hanîfeye, imâm-ı Ahmede ve talebelerine dil uzatmışdır. İslâm âlimleri Hatîbe cevâb yazmışlar, onu ayblamışlardır. İbnül Cevzînin torunu allâme Yûsüf Şemseddîn Bağdâdî (Mir’ât-üz-zemân) adındaki kırk cild kitâbında dedesinin Hatîbe uymasına çok şaşdığını yazmakdadır). İbni Abdülberr, 368 [m. 978] de tevellüd, 463 [m. 1071] de Şâtıba (Jativa)da vefât etmişdir. İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (İhyâ) kitâbında, İmâm-ı a’zamı âbid, zâhid, ârif-i billah diye övmekdedir. Eshâb-ı kirâmın ve din âlimlerinin, birbirlerinden başka söylemelerini, birbirlerinin sözlerini beğenmemelerinden, geçimsizliklerinden sanmamalı, birbirlerini sevmediklerini anlamamalıdır. Müctehidler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Allah için, dîne yardım için ictihâdlarında birbirlerinden ayrılırlar. Buraya kadar, İbni Âbidînden biraz terceme edildi. (Üsûl-i hadîs) ilminde (Mevdû’ hadîs), yalan, uydurma hadîs demek olmadığı, (Se’âdet-i ebediyye) kitâbında uzun bildirilmişdir.]

Âlimlerden biri, rü’yâda, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevâbında (Onun ilmi herkese lâzımdır!) buyurdu. Başka bir âlim rü’yâsında, (Yâ Resûlallah! Kûfe şehrindeki Nu’mân bin Sâbitin bilgileri için ne buyurursunuz?) dedi. (Ondan öğren ve onun öğretdiği ile amel et! O, çok iyi kimsedir) buyurdu. İmâm-ı Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Size, bu Kûfe şehrinde bulunan Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilm ile, hikmet ile dolu olacakdır. Âhır zemânda, birçok kimse, onun kıymetini bilmiyerek helâk olacakdır. Nitekim şî’îler de, Ebû Bekr ve Ömer için helâk olacakdır. İmâm-ı Muhammed Bâkır bin Zeynel-âbidîn Alî bin Hüseyn “rahmetullahi aleyhim” Ebû Hanîfeye bakıp (Ceddimin dînini bozanlar çoğaldığı zemân, Sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! Allahü teâlâ yardımcın olacak!) buyurdu. Muhammed Bâkır, hicretin 57. ci senesinde Medînede tevellüd, 113 de vefât etdi. Medînede, hazret-i Abbâs “radıyallahü teâlâ anh” türbesindedir.

Gençliğinde, kelâm ilmine ve ma’rifete çalışıp pek mâhir oldu. Sonra imâm-ı Hammâda yirmisekiz sene hizmet edip yetişdi. Hammâd vefât edince, onun yerine, müctehid ve müftî oldu. İlmi, üstünlüğü her yere yayıldı. Fazîleti, zekâsı, anlayışı, zühd ve takvâsı, emâneti, çabuk cevâblı olması, dîne bağlılığı, doğruluğu ve bütün insanlık olgunluklarında, herkesin üstünde idi. Zemânında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, üstün kimseler, hattâ hıristiyanlar, kendisini hep medh etmiş, öğmüşdür. İmâm-ı Şâfi’î, (Fıkh bilgisinde, herkes, Ebû Hanîfenin çocuklarıdır) buyurdu. Bir kerre de (Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Hergün, mezârını ziyâret ediyorum. Zor bir durumda kalınca, onun kabrine gidip, iki rek’at nemâz kılarım. Allahü teâlâya yalvarırım. Dileğimi verir) buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î, imâm-ı Muhammedin talebesi idi. (Allahü teâlâ bana ilmi iki kimseden ihsân etdi: Hadîsi, Süfyân bin Uyeyneden; fıkhı, Muhammed Şeybânîden öğrendim) buyurdu. Bir kerre de, (Din bilgilerinde ve dünyâ işlerinde, kendisine minnetdâr olduğum bir kişi vardır. O da, imâm-ı Muhammeddir) buyurdu. Yine imâm-ı Şâfi’î buyurdu ki, (imâm-ı Muhammedden öğrendiklerimle bir hayvan yükü kitâb yazdım. O olmasaydı, ilmden birşey edinemiyecekdim. İlmde herkes, Irak âlimlerinin çocuklarıdır. Irak âlimleri de, Kûfe âlimlerinin talebesidir. Kûfe âlimleri ise, Ebû Hanîfenin talebesidir).

İmâm-ı a’zam dörtbin kimseden ilm aldı.

İmâm-ı a’zamın büyüklüğünü anlatmak için, her asrda gelen âlimler, çeşidli kitâblar yazmışdır.

Hanefî mezhebinde, beşyüzbin din mes’elesi çözülmüş, hepsi cevâblandırılmışdır.

Hâfız-ı kebîr Ebû Bekr Ahmed Hârizmî (Müsned) kitâbında diyor ki, (Seyf-ül-eimme dedi ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden bir mes’ele çıkardığı zemân, bunu üstâdlarına söylerdi. Hepsi tasdîk etmedikçe, süâl sâhibine bu cevâbını bildirmezdi). Kûfe şehri câmi’inde ders verirken, bin talebesi her dersinde bulunurdu. Bunlardan kırk adedi müctehid idi. Bir mes’eleye cevâb bulunca, bunu talebelerine bildirirdi. Birlikde incelerler. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîfe ve Eshâb-ı kirâmın sözlerine uygun olduğunda sözbirliği olursa, sevincinden (El-hamdülillah vallahü ekber) derdi. Dersde bulunanların hepsi de, böyle söylerdi. Bundan sonra, bunu yazınız buyururdu.

[(Redd-i vehhâbî) kitâbında, fârisî olarak diyor ki, (Müctehid) olmak için, arab lügatinde ve bunun evdâ’ını, sahîhini, mervîsini, mütevâtirini, red yollarını, mevdû’ lügatları, fasîh ve redî ve mezmûm şekllerini bilmekde ve müfred, şâz, nâdir, müsta’mel, mühmel, mu’reb, ma’rife, iştikak, hakîkat, mecâz, müşterek, ızdâd, mutlak, mukayyed, ibdâl, kalb denilen lügat bilgilerinde üstâd olmak lâzımdır. Sonra sarf, nahv, me’ânî, beyân, bedî’, belâgat ilmlerinde ve üsûl-i fıkh, üsûl-i hadîs ve üsûl-i tefsîrde mâhir olması ve cerh ve ta’dîl imâmlarının sözlerini ezberlemiş olması lâzımdır. (Fakîh) olmak için, bunlardan başka, her mes’elenin delîlini bilmek ve her delîlin ma’nâsını, murâdını ve te’vîlini tahkîk etmek lâzımdır. (Muhaddis) ya’nî, hadîs âlimi olmak için, hadîs-i şerîfleri, işitdiği gibi ezberlemek lâzım olup, ma’nâ, murâd ve te’vîllerini bilmek ve ahkâm-ı islâmiyyenin delîllerini anlamak şart değildir. Bir hadîs-i şerîf için, fıkh âlimi sahîh der ve hadîs âlimi da’îf derse, fakîhin sözü kıymetli olur. Bunun içindir ki, müctehidlerin birincisi ve fakîhlerin en üstünü olan İmâm-ı a’zamın sözü ve re’yi, hepsinden dahâ kıymetlidir. Çünki, birçok hadîsi, Eshâb-ı kirâmdan vâsıtasız işitmişdir. Bu yüce İmâmın sahîh dediği hadîse, bütün islâm âlimleri sahîh demişlerdir. Hadîs âlimi, fıkh âlimi derecesinde olamaz. Mezheb imâmı derecesine ise, hiç erişemez.

Hadîs âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevî, (Sırât-ı müstekîm) kitâbında diyor ki, (İmâm-ı Şâfi’înin delîl olarak aldığı ba’zı hadîs-i şerîfleri, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe delîl olarak almamışdır. Bunu gören mezhebsizler, İmâm-ı a’zamı lekelemek için fırsat olarak kullanmışlar, Ebû Hanîfe hadîslere uymamışdır yaygarasını basmışlardır. Hâlbuki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri, o mes’eleye delîl olarak dahâ sahîh ve dahâ kuvvetli başka hadîsler bulmuş ve bu hadîsleri almışdır).

Hadîs-i şerîfde, (Ümmetimin en hayrlı olanları, benim asrımda bulunanlardır. Dahâ sonra hayrlı olanlar, bunlardan sonra gelenlerdir. Bunlardan sonra hayrlı olanlar da, bunlardan sonra gelenlerdir) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, Tâbi’înin Tebe’ı tâbi’înden dahâ hayrlı, dahâ üstün olduğunu gösteriyor. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin Eshâb-ı kirâmdan ba’zılarını gördüğünü ve bunlardan hadîs-i şerîfler işitdiğini, bu sebeble Tâbi’înden olduğunu, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Meselâ, (Allah rızâsı için câmi’ yapan kimseye Cennetde bir köşk verilir) hadîs-i şerîfini imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, Abdüllah bin Ebî Evfâ ismindeki sahâbîden işitmişdir. Şâfi’î âlimlerinden, Celâlüddîn-i Süyûtî, (Tebyîd-üs-sahîfe) kitâbında diyor ki, şâfi’î âlimlerinden imâm-ı Abdülkerîm, İmâm-ı a’zamın gördüğü sahâbîleri uzun bildiren müstekîl bir kitâb yazmışdır. (Dürr-ül-muhtâr)da, İmâm-ı a’zamın yedi sahâbîyi gördüğü yazılıdır. Dört mezheb imâmları arasında tâbi’înden olmak şerefi, yalnız İmâm-ı a’zama nasîb olmuşdur. Birşeyi kabûl edenlerin sözünü, bunu red edenlerin sözlerine tercih etmek, (İlm-i üsûl) kâidelerindendir. Görülüyor ki, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, tâbi’înden olduğu için de, mezheb imâmlarının en üstünüdür. Mezhebsizlerin İmâm-ı a’zamın üstünlüğünü inkâr etmeleri, (Onun hadîs bilgisi za’îf idi) diyerek, bu yüce İmâmı lekelemeğe kalkışmaları, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin üstünlüklerini inkâr etmelerine benzemekdedir. Bunların inkârları ve inadları, va’z ve nasîhat ile şifâ bulacak hastalıklardan değildir. Cenâb-ı Hak, kendilerine şifâ ihsân eylesin! Müslimânların halîfesi olan Ömer “radıyallahü anh” hutbe okurken, (Ey müslimânlar! Şimdi benim size söylediğim gibi Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de, bize hutbe okuyarak buyurdu ki, (İnsanların en hayrlısı benim Eshâbımdır. Bunlardan sonra hayrlısı, bunlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra hayrlıları da, onlardan sonra gelenlerdir. Dahâ sonra gelenler arasında yalan söyleyenler bulunacakdır.) Bugün müslimânların tâbi’ oldukları, taklîd etdikleri dört mezheb Resûlullahın hayrlı olduklarına şehâdet etdiği hayrlı insanların mezhebleridir. Şimdi, bu dört mezhebden başka mezheb edinmenin câiz olmadığını, islâm âlimleri sözbirliği ile bildirdiler.

Sonraki